Eskiden okul binalarını tanımlarken “bilim yuvası” ya da “aydınlanmanın kalesi” gibi tabirler kullanırdık. O kalelerin surları bilgiyi içeride, cehaleti dışarıda tutmak için örülmüştü. Ancak bugün, bir eğitim uzmanı ve sınıfların tozunu yutmuş bir öğretmen olarak acıyla gözlemliyorum ki; o kaleler artık korumasız kaleler haline geldi.
Kapıdaki güvenlik görevlileri veya turnikeler, içeri sızan o sinsi düşmanı durdurmaya yetmiyor. Çünkü şiddet, artık okulun kapısından giren bir yabancı değil; öğrencilerin ceplerindeki ekranlarda, zihinlerindeki "beğeni" hırsında büyüttükleri bir ev sahibi.
Sınıflarımız ise maalesef giderek mayınlı sınıflara dönüşüyor. Her ders, her teneffüs, nerede ve ne zaman patlayacağı belli olmayan bir öfke birikiminin üzerinde yürüyoruz. Bir zamanlar öğrencimizin gözündeki bir parıltı için dünyaları verirken, şimdi o gözlerdeki sönmüş empati ışığını ve yerini alan o donuk, öfkeli bakışı anlamaya çalışıyoruz.
"Viral" Bir Gösteri Olarak Şiddet
Bugün okullardaki saldırıların en korkutucu yanı, şiddetin kendisinden ziyade, onun bir "içerik" haline getirilmesidir. Gençler artık sadece öfkelenmiyor; öfkesini yönetmen koltuğuna oturtuyor.
Bir arkadaşına veya öğretmenine saldıran öğrenci, o an sadece bir suç işlemiyor; dijital dünyada "itibar" devşireceği bir sahne kuruyor. "Dijital Gladyatörler" diyebiliriz onlara. Kolezyum’daki gladyatörler gibi, birbirlerini parçalarken tribünlerden gelecek o sanal alkışın, yani "beğeni" sayısının peşindeler.
Şiddet, videoya çekilip sosyal medyaya servis edildiği an, failin gözünde bir utanç kaynağı olmaktan çıkıp bir kahramanlık destanına dönüşüyor.
Kırık Camlar Teorisi ve Okul İklimi
Sosyolojideki meşhur "Kırık Camlar Teorisi" tam da okullarımız için geçerli. Eğer bir okulda küçük bir zorbalığa, basit bir hakarete veya öğretmene yönelik ufak bir saygısızlığa göz yumulursa; o binanın ilk camı kırılmış demektir. Onarılmayan her cam, yenilerinin kırılmasına davetiye çıkarır.
Bugün yaşadığımız fiziksel saldırılar, aslında yıllardır görmezden gelinen o küçük çatlakların sonucudur.
Sonuç: Şiddet Detoksu ve Duygusal Okuryazarlık
Okulları hapishaneye çevirerek, duvarları daha da yükselterek bu sorunu çözemeyiz. Bize bir "Şiddet Detoksu" gerekiyor. Müfredatın arasına sıkıştırılmış formüllerden daha acil olan şey, "Duygusal Okuryazarlık" eğitimidir.
Bir çocuğa öfkesini nasıl yöneteceğini, empatinin bir zayıflık değil bir süper güç olduğunu öğretmediğimiz sürece, mayınlı arazide yürümeye devam edeceğiz.
Unutmayalım ki; okul sadece bilgi yüklenen bir depo değil, insan ruhunun inşa edildiği bir atölyedir. Eğer biz o atölyede sevgiyi ve saygıyı işlemezsek, dışarıdaki dünyanın vahşeti içeri sızmaya ve kalelerimizi birer birer yıkmaya devam edecektir.
Bugün o ilk camı onarmaya, o sessiz çığlığı duymaya başlamak zorundayız. Yoksa yarın, anlatacak bir dersimiz kalmayabilir.