Bir çocuğa daha ilkokuldayken soruyoruz bu soruyu.
“Büyüyünce ne olacaksın?”
Cevap değişse de yol haritası hep aynı: İyi bir lise, iyi bir üniversite, iyi bir meslek. Sanki başka ihtimal yokmuş gibi. Üniversite okumak, başarıya giden tek geçit; okumayan ise yarım kalmış bir hayatın öznesi.
Peki durup sormanın zamanı gelmedi mi:
Herkes gerçekten üniversite okumalı mı?
Üniversite, bilgiye ulaşmanın, düşünceyi derinleştirmenin, dünyayı tanımanın çok kıymetli bir alanı. Buna itiraz yok. Ama sorun, üniversiteyi bir imkân olmaktan çıkarıp bir zorunluluk hâline getirdiğimiz noktada başlıyor. Çünkü her zorunluluk, bir yerden sonra anlamını kaybeder.
Bugün birçok genç, neden orada olduğunu bilmeden üniversite sıralarında oturuyor. Ne okuduğunu sevmiyor, mezun olunca ne yapacağını bilmiyor. Diploması var ama yönü yok. Çünkü yıllarca kendisine şunu söyledik:
“Başarılıysan üniversiteye gidersin.”
Oysa başarı, tek bir yoldan ölçülecek kadar dar bir kavram değil.
Herkes aynı şekilde öğrenmez. Kimi akademik düşünmede parıldar, kimi elini kullandığında, ürettiğinde, somut bir şey ortaya koyduğunda. Kimi anlatır, kimi tasarlar, kimi onarır, kimi satar. Ama biz çocuklara uzun süre sadece bir tür zekânın geçerli olduğunu anlattık. Diğerlerini ya görmezden geldik ya da “yedek plan” olarak sunduk.
Sonuç ne oldu?
Mesleğini sevmeyen mezunlar, iş bulamayan diplomalılar, “Keşke başka bir yol deneseydim” diyen gençler…
Oysa mesele üniversiteye karşı olmak değil. Mesele, üniversiteyi tek başarı ölçütü sanmak. Bir gencin hayata hazırlanması için illa akademik bir yoldan geçmesi gerekmiyor. Meslek liseleri, teknik eğitimler, ustalık-çıraklık ilişkileri, girişimcilik, sanat… Bunların her biri en az üniversite kadar kıymetli ve saygın yollar olabilir. Yeter ki biz öyle davranalım.
Bir de şu gerçeği görmezden geliyoruz: Üniversite, her yaşta ve her zamanda gidilebilecek bir kapı. Ama gençliğin hevesi, enerjisi ve üretme isteği ertelenince geri gelmiyor. Sırf “okumuş olmak” için geçirilen dört-beş yıl, bazen bir gencin kendini tanıma süresini uzatıyor.
Belki de asıl sormamız gereken soru şu:
Bu çocuk neye yatkın, neyi yaparken canlı hissediyor?
Eğitimin görevi herkesi aynı kapıya yönlendirmek değil; herkese kendi kapısını buldurmak olmalı. Üniversite, bu kapılardan sadece biri. Ne ilk, ne son, ne de tek.
Ve belki de en önemlisi:
Okumak, sadece üniversiteyle sınırlı bir fiil değil. İnsan, merak ettiği sürece okur. Düşündüğü, ürettiği, sorguladığı sürece gelişir. Diploması olsun ya da olmasın.
Herkes üniversite okumak zorunda değil.
Ama herkes, kendi yolunun kıymetli olduğunu bilmek zorunda
Anasayfa
Yazarlar
Nur Cihan ÖRNEK - Eğitim Uzm.
Yazı Detayı
Bu yazı 28 kez okundu.
Herkes Üniversite Okumalı mı?
Bir çocuğa daha ilkokuldayken soruyoruz bu soruyu.
“Büyüyünce ne olacaksın?”
Cevap değişse de yol haritası hep aynı: İyi bir lise, iyi bir üniversite, iyi bir meslek. Sanki başka ihtimal yokmuş gibi. Üniversite okumak, başarıya giden tek geçit; okumayan ise yarım kalmış bir hayatın öznesi.
Peki durup sormanın zamanı gelmedi mi:
Herkes gerçekten üniversite okumalı mı?
Üniversite, bilgiye ulaşmanın, düşünceyi derinleştirmenin, dünyayı tanımanın çok kıymetli bir alanı. Buna itiraz yok. Ama sorun, üniversiteyi bir imkân olmaktan çıkarıp bir zorunluluk hâline getirdiğimiz noktada başlıyor. Çünkü her zorunluluk, bir yerden sonra anlamını kaybeder.
Bugün birçok genç, neden orada olduğunu bilmeden üniversite sıralarında oturuyor. Ne okuduğunu sevmiyor, mezun olunca ne yapacağını bilmiyor. Diploması var ama yönü yok. Çünkü yıllarca kendisine şunu söyledik:
“Başarılıysan üniversiteye gidersin.”
Oysa başarı, tek bir yoldan ölçülecek kadar dar bir kavram değil.
Herkes aynı şekilde öğrenmez. Kimi akademik düşünmede parıldar, kimi elini kullandığında, ürettiğinde, somut bir şey ortaya koyduğunda. Kimi anlatır, kimi tasarlar, kimi onarır, kimi satar. Ama biz çocuklara uzun süre sadece bir tür zekânın geçerli olduğunu anlattık. Diğerlerini ya görmezden geldik ya da “yedek plan” olarak sunduk.
Sonuç ne oldu?
Mesleğini sevmeyen mezunlar, iş bulamayan diplomalılar, “Keşke başka bir yol deneseydim” diyen gençler…
Oysa mesele üniversiteye karşı olmak değil. Mesele, üniversiteyi tek başarı ölçütü sanmak. Bir gencin hayata hazırlanması için illa akademik bir yoldan geçmesi gerekmiyor. Meslek liseleri, teknik eğitimler, ustalık-çıraklık ilişkileri, girişimcilik, sanat… Bunların her biri en az üniversite kadar kıymetli ve saygın yollar olabilir. Yeter ki biz öyle davranalım.
Bir de şu gerçeği görmezden geliyoruz: Üniversite, her yaşta ve her zamanda gidilebilecek bir kapı. Ama gençliğin hevesi, enerjisi ve üretme isteği ertelenince geri gelmiyor. Sırf “okumuş olmak” için geçirilen dört-beş yıl, bazen bir gencin kendini tanıma süresini uzatıyor.
Belki de asıl sormamız gereken soru şu:
Bu çocuk neye yatkın, neyi yaparken canlı hissediyor?
Eğitimin görevi herkesi aynı kapıya yönlendirmek değil; herkese kendi kapısını buldurmak olmalı. Üniversite, bu kapılardan sadece biri. Ne ilk, ne son, ne de tek.
Ve belki de en önemlisi:
Okumak, sadece üniversiteyle sınırlı bir fiil değil. İnsan, merak ettiği sürece okur. Düşündüğü, ürettiği, sorguladığı sürece gelişir. Diploması olsun ya da olmasın.
Herkes üniversite okumak zorunda değil.
Ama herkes, kendi yolunun kıymetli olduğunu bilmek zorunda
Ekleme
Tarihi: 02 Şubat 2026 -Pazartesi
Herkes Üniversite Okumalı mı?
Yazıya ifade bırak !
Bu yazıya hiç ifade kullanılmamış ilk ifadeyi siz kullanın.
Okuyucu Yorumları
(0)
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.