Bu durum aile içinde bazı dengeleri değiştirmeye başladı. Örneğin, anne-babanın çocuklarının özel anlarını paylaşması, çocukların mahremiyet duygusunu zedeleyebiliyor. Gençler kendi sınırlarını korumakta zorlanıyor; her anlarını paylaşmaları gerektiğini hissediyorlar. Aynı şekilde, eşler arasındaki küçük tartışmalar veya özel kararlar da bazen sosyal medyada dolaylı şekilde görünür hâle geliyor, bu da güven duygusunu sarsabiliyor.
Bir diğer etkisi, karşılaştırmalar. Sosyal medyada herkesin hayatı, çoğu zaman olduğundan daha “mükemmel” görünüyor. Bu, aile bireylerinin kendi ilişkilerini veya ailelerini yeterince iyi bulmamasına yol açabiliyor. “Biz neden böyle değiliz?” sorusu sık sık akıllara geliyor.
Mahremiyetin aşınması, aslında aile içi iletişimi de etkiliyor. İnsanlar konuşmak yerine paylaşmayı tercih edebiliyor; sorunlar ekranlarda çözülmeye çalışılıyor. Bu da yüz yüze empatiyi ve anlayışı zayıflatıyor.
Peki ne yapılabilir? Öncelikle sınırlar koymak şart. Hangi anların paylaşılacağı, hangi bilgilerin özel kalacağı konusunda aile içinde anlaşmak önemli. Ayrıca çocuklara mahremiyetin değeri öğretilmeli; sosyal medyanın gerçek hayatın yerini tutmadığı gösterilmeli.
Sosyal medya hayatımızın bir parçası, ama aile bağlarımızdan güçlü olmamalı. Mahremiyet korunabildiği sürece, aile ilişkileri de daha sağlıklı, daha güvenli ve daha mutlu kalabiliyor.