Toplumsal belirsizliklerin arttığı bir dönemde yaşıyoruz. Hızlanan hayat, geçici ilişkiler ve sürekli değişen beklentiler, bireylerde “ya yine kırılırsam” duygusunu güçlendiriyor. Böyle bir zeminde ilişkiler, duygularla değil; risk hesaplarıyla ilerliyor. Kim ne kadar açılacak, kim geri duracak, kim önce vazgeçecek… Güven, kendiliğinden oluşan bir bağ olmaktan çıkıp kontrollü bir yatırıma dönüşüyor.
Günlük hayatta sıkça duyduğumuz “Çok bağlanmamaya çalışıyorum” ya da “Kendimi tamamen açmıyorum” gibi cümleler, duygusuzluğu değil; kırılma korkusunu anlatıyor. İnsanlar yakınlık istiyor ama bedelini ödemekten çekiniyor.
İlişkilerde bu korku, küçük testlerle kendini gösteriyor: geç cevaplar, mesafeli davranışlar, duyguları açıkça ifade etmekten kaçınmalar… Oysa bu testler güveni güçlendirmek yerine çoğu zaman daha da zayıflatıyor.
Bugün birçok ilişki, kendini koruma çabasıyla yıpranıyor. Sürekli temkinli olmak, duygusal olarak yorucu. Yakınlık ise belli bir kırılganlık olmadan mümkün değil.
Belki de ilişkilerde en çok ihtiyaç duyulan şey, kusursuz bir güven değil; güven kurma cesareti. Çünkü ilişkiler, kırılma ihtimaline rağmen kalmayı seçtiğimizde derinleşiyor.
Sosyolog/Aile Danışmanı Adayı Kübranur TİRAKİ
@_sossyyologhanim