Günlük hayatın telaşı, sorumluluklar ve beklentiler derken insanlar birbirine değil, üstlendikleri rollere temas etmeye başlar. Anne, baba, eş, çalışan… Roller çoğaldıkça, ilişkinin içindeki birey yavaş yavaş geri çekilir. Birlikte yaşanır ama gerçekten birlikte olunmaz.
Çoğu evde benzer bir cümle dolaşır: “Eskiden böyle değildik.”
Aslında değişen şey sevgi değil, temasın yerini alışkanlıkların almasıdır. Roller netleştikçe, ilişkideki esneklik azalır. Kim ne yapmalı bellidir ama kim ne hissediyor, çoğu zaman belirsizdir.
Bir taraf sürekli toparlayan, düşünen ve dengeleyen olurken; diğer taraf bu düzene alışır. Bu durum çoğu zaman bilinçli bir tercih değildir. Zamanla oluşur, sessizce yerleşir. Ancak bu sessizlik, ilişkide görünmez bir mesafe yaratır.
Birlikte yaşarken birbirini kaybetmek tam olarak burada başlar. Aynı evin içinde ama farklı duygularda olmak… Konuşmalar daha çok yapılacaklara, eksiklere ve sorumluluklara döner. Paylaşılan anlar azalır, paylaşılan yükler artar.
Oysa ilişki, sadece görev paylaşımı değildir. Roller, hayatı düzenler ama yakınlığı tek başına koruyamaz. Yakınlık, zaman ayırmayı, birbirini merak etmeyi ve rollerin ötesinde temas kurmayı gerektirir.
Belki de zaman zaman durup şu soruyu sormak gerekir:
Biz bu evde sadece işleyen bir düzen miyiz, yoksa hâlâ birbirine dokunan iki insan mı?
Birlikte yaşamak, otomatik olarak birlikte kalmak anlamına gelmez. Birlikte kalmak, rolleri değil; insanı görmeye devam edebilmekle mümkündür.