Rümeysa Temizhan’dan Varoluşsal Bir Analiz: "Aynı Hayatı Tekrar Seçebilmek"

PSİKOLOJİ 13.02.2026 - 13:41, Güncelleme: 13.02.2026 - 15:50 208 kez okundu.
 

Rümeysa Temizhan’dan Varoluşsal Bir Analiz: "Aynı Hayatı Tekrar Seçebilmek"

Psikoloji dünyasının genç kalemlerinden Öğr. Psk. Rümeysa Temizhan, 13 Şubat 2026 tarihli köşe yazısında, modern insanın en büyük sancılarından biri olan "hapsolmuşluk" hissini ve irade kavramını mercek altına aldı. Temizhan, mutluluğun anahtarının radikal kaçışlarda değil, zihinsel özgürlükte saklı olduğunu vurguladı.
AYNI HAYATI TEKRAR SEÇEBİLMEK Şu an yaşadığımız hayatta muhtemelen bizi mutsuz edebilecek bin bir türlü durum mevcut.Bunların arasında kendi seçimlerimiz sonucunda oluşan, ailemizin bizim için seçtiği ya da toplum tarafından zaten seçilmesi gereken durumlar var.   Tüm bunları düşündüğümüzde bizi en çok hapsolmuş gibi hissettiren şey ise kendi seçimlerimizin geçerli olmadığı bir hayatı yaşamak zorunda kalmak. Sizin tercihinize bırakılmayan durum hayatınıza her an eşlik edecek bir eş, altmışlı yaşlara gelinceye kadar çalışmak zorunda olduğunuz bir iş olabileceği gibi herhangi bir mağazada almak istediğiniz kazağın renginden sipariş etmek istediğiniz kahveye göre değişebilir. Peki içinize “doğru hissi” gelmeden seçmek zorunda kaldığınız bir hayat sizin hayatınız olabilir mi? Eğer olursa ne kadar özgür hissedebilirsiniz? O hayatta kendiniz olmak mümkün olur mu? Ben de tam olarak bu soruların yanıtlarını bulmuş sayılmam ama baktığımızda Josef Breuer yaşam öyküsüyle bizim için bu soruları cevaplamış gibi gözüküyor. Breuer 1800’lerin Viyana’sında başarılarıyla tanınan oldukça ünlü bir doktor. Bu gösterişli hayatına eşlik eden karısı Mathilda ve beş çocuğu ile dışarıdan bakıldığında oldukça kusursuz sanılan bir hayat yaşıyordu. O dönemde mesleğinde böylesine başarılara sahip, dönemin en güzel ve varlıklı ailesinden gelen bir kadınla evli olan Breuer’in mutsuz olma gibi bir şansı yok gibi gözüküyor. Tüm sanılanın aksine eğer Breuer’in zihnine girebilseydik ne kadar kapana kısılmış ve ne kadar çaresiz hissettiğini anlayabilirdik fakat bunun yerine o dönemde Psikanalizin temellerinin atılmasıyla kendisinin “baca temizleme” olarak adlandırdığı bir yöntem sayesinde Breuer’in mutsuzluğa tutsak edildiği o hayatta sahip olduğu her şeyin kendi seçimi olmadığını bu sebeple nefes aldığı her an istemediği bir hayatı tekrar tekrar yaşadığını kendi ağzından bizlere aktarıyor. Breuer her şeyden kaçıp gitmek isterken bir yola giriyor ve tam olarak burada hayatına karşı tüm bakış açısı tam tersine dönüyor. Bu cümleler ilk okuyuşta biraz masalsı gözükebilir, bizzat bende yaşamının sonuna kadar mutsuz olacağını sananlardanım fakat Breuer, uzun yıllar boyunca aynı yatakta yatmak bile istemediği karısı Mathilda’ya tekrar aşık gözlerle bakıyor, zihninde durmak bilmeyen o düşüncelerle arasına mesafe koyuyor ve tüm bunları hayatında çığır açan değişiklikler olmadan yapıyor. Şimdi baştaki soruyu tekrar sorduğumuzda, hayatınız aynı kalırken seçimlerinizle kendi gerçekliğinizi yaratabilir misiniz? Açıkçası ben bunu ilk düşündüğümde biraz ütopik geldi çünkü seçemediğim ve her anını mutsuz geçirdiğim durumda hayatım aynı kalırken, nasıl benim için doğruyu seçerek mutlu olabilirim ki. İşte tam da bu kısımda ilk başta dediğim gibi Breuer’in öyküsü bunu cevaplıyor; İnsanı tüketen çoğu zaman yaşadığı hayat değil, o hayatı seçmemiş olduğu inancıdır. Bazen bulduğumuz çıkış kapıları radikal kararları içermesi gerekiyor diye düşünüyoruz ama çözüm her şeyi terk etmekte değil, önce zihinsel olarak özgürlüğü geri almaktadır. “Gidebilirim ama kalıyorum” diyebildiğimiz an, zorunluluk yerini seçime bırakır. Aslında Breuer’in yaşadığı şey hayatının değişmesi değil hayatına bakışındaki sahiplik duygusunun değişmesiydi. Dış koşullar aynıydı; aynı evlilik, aynı iş, aynı sorumluluklar ama bir noktada şunu fark etti; “ben hapsolmuş değilim, kalıyorum ve kalmayı ben seçiyorum”. Durup düşündüğümüzde bizi boğan şey zincirin kendisi değil, zincirin zorla takıldığı inancıdır. Breuer için gitme ihtimali bir seçenek haline geldiğinde kalmak bir zorunluluk olmaktan çıktı ve o günden sonra gözlerini her sabah kendi seçtiği hayata açtı. Ve insan kapının kilitli olmadığını bildiğinde aynı odada bile daha rahat nefes alabiliyor.Breuer ve Nietzsche’nin öyküsüne eşlik etmek isterseniz “Nietzsche Ağladığında” okumanızı öneririm.
Psikoloji dünyasının genç kalemlerinden Öğr. Psk. Rümeysa Temizhan, 13 Şubat 2026 tarihli köşe yazısında, modern insanın en büyük sancılarından biri olan "hapsolmuşluk" hissini ve irade kavramını mercek altına aldı. Temizhan, mutluluğun anahtarının radikal kaçışlarda değil, zihinsel özgürlükte saklı olduğunu vurguladı.

AYNI HAYATI TEKRAR SEÇEBİLMEK

Şu an yaşadığımız hayatta muhtemelen bizi mutsuz edebilecek bin bir türlü durum mevcut.Bunların arasında kendi seçimlerimiz sonucunda oluşan, ailemizin bizim için seçtiği ya da toplum tarafından zaten seçilmesi gereken durumlar var.
 
Tüm bunları düşündüğümüzde bizi en çok hapsolmuş gibi hissettiren şey ise kendi seçimlerimizin geçerli olmadığı bir hayatı yaşamak zorunda kalmak. Sizin tercihinize bırakılmayan durum hayatınıza her an eşlik edecek bir eş, altmışlı yaşlara gelinceye kadar çalışmak zorunda olduğunuz bir iş olabileceği gibi herhangi bir mağazada almak istediğiniz kazağın renginden sipariş etmek istediğiniz kahveye göre değişebilir.

Peki içinize “doğru hissi” gelmeden seçmek zorunda kaldığınız bir hayat sizin hayatınız olabilir mi? Eğer olursa ne kadar özgür hissedebilirsiniz? O hayatta kendiniz olmak mümkün olur mu? Ben de tam olarak bu soruların yanıtlarını bulmuş sayılmam ama baktığımızda Josef Breuer yaşam öyküsüyle bizim için bu soruları cevaplamış gibi gözüküyor.

Breuer 1800’lerin Viyana’sında başarılarıyla tanınan oldukça ünlü bir doktor. Bu gösterişli hayatına eşlik eden karısı Mathilda ve beş çocuğu ile dışarıdan bakıldığında oldukça kusursuz sanılan bir hayat yaşıyordu. O dönemde mesleğinde böylesine başarılara sahip, dönemin en güzel ve varlıklı ailesinden gelen bir kadınla evli olan Breuer’in mutsuz olma gibi bir şansı yok gibi gözüküyor.

Tüm sanılanın aksine eğer Breuer’in zihnine girebilseydik ne kadar kapana kısılmış ve ne kadar çaresiz hissettiğini anlayabilirdik fakat bunun yerine o dönemde Psikanalizin temellerinin atılmasıyla kendisinin “baca temizleme” olarak adlandırdığı bir yöntem sayesinde Breuer’in mutsuzluğa tutsak edildiği o hayatta sahip olduğu her şeyin kendi seçimi olmadığını bu sebeple nefes aldığı her an istemediği bir hayatı tekrar tekrar yaşadığını kendi ağzından bizlere aktarıyor.

Breuer her şeyden kaçıp gitmek isterken bir yola giriyor ve tam olarak burada hayatına karşı tüm bakış açısı tam tersine dönüyor. Bu cümleler ilk okuyuşta biraz masalsı gözükebilir, bizzat bende yaşamının sonuna kadar mutsuz olacağını sananlardanım fakat Breuer, uzun yıllar boyunca aynı yatakta yatmak bile istemediği karısı Mathilda’ya tekrar aşık gözlerle bakıyor, zihninde durmak bilmeyen o düşüncelerle arasına mesafe koyuyor ve tüm bunları hayatında çığır açan değişiklikler olmadan yapıyor.

Şimdi baştaki soruyu tekrar sorduğumuzda, hayatınız aynı kalırken seçimlerinizle kendi gerçekliğinizi yaratabilir misiniz? Açıkçası ben bunu ilk düşündüğümde biraz ütopik geldi çünkü seçemediğim ve her anını mutsuz geçirdiğim durumda hayatım aynı kalırken, nasıl benim için doğruyu seçerek mutlu olabilirim ki. İşte tam da bu kısımda ilk başta dediğim gibi Breuer’in öyküsü bunu cevaplıyor;

İnsanı tüketen çoğu zaman yaşadığı hayat değil, o hayatı seçmemiş olduğu inancıdır. Bazen bulduğumuz çıkış kapıları radikal kararları içermesi gerekiyor diye düşünüyoruz ama çözüm her şeyi terk etmekte değil, önce zihinsel olarak özgürlüğü geri almaktadır. “Gidebilirim ama kalıyorum” diyebildiğimiz an, zorunluluk yerini seçime bırakır.

Aslında Breuer’in yaşadığı şey hayatının değişmesi değil hayatına bakışındaki sahiplik duygusunun değişmesiydi. Dış koşullar aynıydı; aynı evlilik, aynı iş, aynı sorumluluklar ama bir noktada şunu fark etti; “ben hapsolmuş değilim, kalıyorum ve kalmayı ben seçiyorum”. Durup düşündüğümüzde bizi boğan şey zincirin kendisi değil, zincirin zorla takıldığı inancıdır.

Breuer için gitme ihtimali bir seçenek haline geldiğinde kalmak bir zorunluluk olmaktan çıktı ve o günden sonra gözlerini her sabah kendi seçtiği hayata açtı.

Ve insan kapının kilitli olmadığını bildiğinde aynı odada bile daha rahat nefes alabiliyor.Breuer ve Nietzsche’nin öyküsüne eşlik etmek isterseniz “Nietzsche Ağladığında” okumanızı öneririm.

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ozgunbakis.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
https://ad.reklm.com/aff_c?offer_id=62376&aff_id=40396