Dayanıyor, toparlanıyor, yoluna devam ediyor. En azından öyle görünüyor. Kimse kırılmıyor, kimse dağılmıyor, kimse “ben bu yükü taşıyamıyorum” demiyor.
Ama biraz durup etrafımıza baktığımızda tuhaf bir tablo çıkıyor karşımıza: Bu kadar güçlü insanın olduğu bir dünyada neden bu kadar çok yorgunluk var? Neden herkesin tahammülü bu kadar düşük, içi bu kadar dolu, yüzü bu kadar donuk?
Çünkü güçlü olmakla iyi olmak yer değiştirdi. Güçlü olmak artık hissetmemekle eş tutuluyor. Ağlamamak, etkilenmemek, kimseye ihtiyaç duymamak bir erdem gibi anlatılıyor. Oysa insan, hissettiği kadar vardır. Bastırdığı duygularla değil.
Psikolojide duygusal bastırma dediğimiz şey tam olarak budur: Kişinin zor duygularını “yersiz”, “abartı” ya da “zayıflık” olarak görüp yok sayması. Ama bastırılan duygu kaybolmaz. Sadece zamanını bekler. Bir gün uykusuzluk olur, başka bir gün öfke. Bazen bedende ağrı, bazen sebepsiz bir boşluk hissi olarak çıkar karşımıza.
Belki de mesele güçlü olmaya çalışmamız değil; iyi olmaya kendimize hiç alan tanımamamızdır. Çünkü iyi olmak, zorlandığını kabul etmeyi gerektirir. Güçlü olmak ise çoğu zaman bunu gizlemeyi öğretir.