Sessizdir, uyumludur, sorumluluk sahibidir. “Ne kadar olgun” denir onlar için. Oysa bu olgunluk çoğu zaman bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Bu çocuklar genellikle evde bir boşluğu doldurur. Duygusal olarak yorgun bir ebeveyni idare eder, sorun çıkarmamayı öğrenir, ortamın havasına göre şekillenir. Kendi ihtiyacını bastırır çünkü başkasının ihtiyacı daha acildir. Çocukluk, güvenli bir alan olmaktan çıkar; yönetilmesi gereken bir sürece dönüşür.
Psikolojide bu durum parentifikasyon olarak adlandırılır. Yani çocuğun yaşına uygun olmayan bir sorumluluğu üstlenmesi. Bu sorumluluk bazen kardeş bakmak, bazen ebeveynin duygusunu taşımak, bazen de “her şeyi anlayan çocuk” olmaktır. Ortak nokta şudur: Çocuk, çocuk gibi davranamaz.
Bu çocuklar büyüdüğünde genellikle güçlü yetişkinler olur. İşlerini aksatmaz, sorumluluk alır, kriz anlarında soğukkanlıdır. Ama bu güç, içten içe bir yorgunluk taşır. Çünkü dinlenmeyi, yardım istemeyi, yük bırakmayı hiç öğrenmemiştir. Yetişkinlikte bile hep “idare eden” taraftadır.
En zor olanı da şudur: Bu insanlar yorulduklarında bile kendilerini suçlar. Dinlenmeyi hak etmediklerini hissederler. Sınır koyduklarında bencil olduklarını düşünürler. Çünkü çocukken öğrendikleri şey şudur: Güçlü olmak gerekir, ihtiyaçlar bekleyebilir.
Belki de bugün birçok yetişkinin bitmeyen yorgunluğu buradan gelir. Fiziksel bir tükenmişlikten çok, yıllardır taşınan bir duygusal yükten. Çocukken güçlü olmak zorunda kalan biri, büyüdüğünde zayıf olma hakkını kendine tanımaz.
Belki de asıl mesele şudur:
Çocukken taşınan yükler bırakılmadıkça, yetişkinlikte dinlenmek mümkün olmaz.