“Ben öyle demedim.”
“Sen yanlış anladın.”
“Öyle değildi aslında.”
Bu cümleler sıradan durur. Günlük konuşmanın içine karışır, fark edilmez bile. Ama zamanla bir şey olur: insan her cümlesinin ardından bir düzeltme ihtiyacı hissetmeye başlar. Sanki söyledikleri tek başına yeterli değildir. Sanki niyet, kelimelerden daha az güvenilirdir.
İşte o noktada savunma başlar.
Ve savunma başladığında dil değişir. Daha kontrollü, daha temkinli, daha hesaplı bir dile dönüşür insan. Çünkü artık her kelimenin bir “yanlış anlaşılma riski” vardır. Bu risk büyüdükçe, insan kendini anlatırken bile kendini geri çeker. Söylerken saklar, açıklarken eksiltir.
Bir süre sonra savunma sadece başkalarına karşı olmaz. İnsan kendine karşı da savunmaya geçer. Kendi hislerini bile düzeltmeye başlar. “Ben öyle hissetmedim aslında.” der mesela. Ya da “Abartıyorumdur.”
Oysa his, açıklanmak için değil, hissedilmek içindir.
Ama savunma alışkanlık haline geldiğinde, insan kendi iç sesine bile güvenmemeye başlar. Sürekli bir düzeltme hali… Sürekli bir geri alma çabası… Ve bu döngü büyüdükçe insanın içi daralır. Dışarıya anlatmaya çalıştığı şey çoğaldıkça, kendine yakınlığı azalır.
En yorucu olan da budur: anlaşılmak için kurulan cümlelerin, insanı giderek kendinden uzaklaştırması. Çünkü savunma dili, samimiyet dili değildir. Savunma dili, görünür olmak isteyen ama aynı anda saklanmaya çalışan bir dildir.
Belki de bu yüzden bazı insanlar çok anlatır ama az anlaşılır. Çok açıklar ama hiç açılmaz. Çok konuşur ama içeriği hep eksik kalır.
Çünkü her açıklama biraz daha “yanlış anlaşılabilirim” korkusunu besler. Ve korku büyüdükçe, insan kendini daha fazla kontrol etmeye başlar. Kontrol arttıkça doğallık azalır. Doğallık azaldıkça da gerçeklik uzaklaşır.
O yüzden bazen en doğru şey, her şeyi düzeltmeye çalışmayı bırakmaktır. Her cümleyi kurtarmak zorunda olmadığını kabul etmektir. Her yanlış anlamayı düzeltmenin bir zorunluluk olmadığını fark etmektir.
Çünkü bazı şeyler açıklanarak değil, olduğu gibi bırakılarak anlaşılır.
Ve belki de en ağır gerçek şudur:
İnsan kendini en çok savunduğu yerde değil, savunmayı bıraktığı yerde görünür olur.
O an, bütün duvarlar sessizce aynı yere çöker. Ve geriye ilk defa şu kalır:
Anlatılmaya çalışılmayan ama nihayet hissedilen bir “ben”.