İnsan kendine bir anda yabancılaşmaz.Bu, kapıyı çarpıp çıkmak gibi değildir; daha çok sessizce geri durmak gibidir. Önce kendi biraz sessizleşir, sonra ihtiyaçlarını ertelemeye başlar. En sonunda da “ben ne istiyorum?” sorusu yerine “benden ne bekleniyor?” cümlesine bırakır kendini.
Kendine yabancılaşmak çoğu zaman büyük travmalarla başlamaz. Aksine, küçük vazgeçişlerin büyük birkintileri ile ilerler. Bir şeyi söylemek isteyip susmakla, yorulduğunu hissedip devam etmekle, “hayır” demen gerekirken “olur” demekle başlar. İnsan, uyum sağladığını sanırken kendinden her geçen gün biraz daha uzaklaşır.
Modern hayat bu yabancılaşmayı neredeyse görünmez kılar. Meşgul olmak, güçlü görünmek, idare etmek övülür. Duran, sorgulayan ya da “iyi değilim” diyen kişi ise çoğu zaman abartmakla ya da zayıflıkla etiketlenir. Böylece insan, hissettiğiyle yaşadığı arasındaki mesafeyi fark etmemeyi öğrenir.
Psikolojik açıdan baktığımızda, yabancılaşma bir savunma biçimidir. Hissetmek zorlaştığında, insan duygularıyla arasına mesafe koyar. Bu mesafe kısa vadede koruyucu olabilir; ama uzun vadede bedelini ağır ödetir. Duygular bastırıldığında kaybolmaz, sadece başka yerlerden konuşur ve yansır. Bedende, ilişkilerde, kararlarda ve bir çok şeyde kendini göstermeye başlar.
İnsan kendine en çok, sürekli güçlü olmak zorunda hissettiğinde yabancılaşır. Her şeyi yönetmeye çalışırken, kontrol edemediği duyguları yok sayar. “Bunu da atlatırım” cümlesi ilk başta umut verir; ama tekrarlandıkça bir inkâra dönüşür. Çünkü insan her şeye dayanabilir, fakat her şeye dayanmak zorunda değildir.
Bir diğer yabancılaşma noktası da başkalarının beklentileriyle yaşanan hayattır. Onay almak, sevilmek, kabul edilmek uğruna kendi sınırlarını esneten kişi, zamanla nerede durduğunu ve ki olduğunu unutur. Kendi hayatında misafir gibi hissetmenin temelinde çoğu zaman bu vardır.
Dikkat çekici olan şudur: İnsan kendine yabancılaştığını genellikle fark etmez. Daha çok “eskisi gibi değilim” hissiyle tanımlar bu durumu. Keyif aldığı şeylerden keyif almamaya başlar, karar vermekte zorlanır, sürekli yorgun hisseder. Aslında bunlar, iç dünyanın kapıyı çalma biçimleridir.
Kendine yabancılaşmanın panzehiri büyük değişimler değildir. Küçük temaslardır. Duyguyu yargılamadan fark etmek, ihtiyacı ertelemeden kabul etmek, her şeyi açıklamak zorunda olmadığını hatırlamak… İnsan kendine, ancak kendisiyle dürüst temas kurabildiğinde yaklaşır.
Belki de asıl soru şudur:
Kendimize ne zaman yabancılaştık değil, ne zaman kendimizi dinlemeyi bıraktık?
İnsan kendine geri dönebilir. Ama bu dönüş, aceleyle olmaz. Sessizce başlar. Ve çoğu zaman tek bir cümleyle:
“Ben şu an nasılım?”
Bu nedenle Kendine yabancılaşmak bir kayıp değildir; aksine fark etmek ve dönmek, hayatın en cesur adımıdır.