Zaman, avuçlarımızdan sessizce kayan bir kum tanesi gibidir. Ne tutabiliriz ne de geri çağırabiliriz. Ama her tanesi, bizi ya Rabbimize yaklaştırır ya da ondan biraz daha uzaklaştırır. İşte bu yüzden vaktin sadece bir saat meselesi değil; imanın, hayatın ve ahirete uzanan yolculuğunun ta kendisidir.
İman, sadece inanmakla değil; inanılanı yaşamla kemale erer.
Yaşamak ise zaman ister. Kıldığımız bir namaz, okuduğumuz bir ayet, edilen bir dua… Hepsi zamandan doğar. Zamanını Allah için ayırmayanın, imanı sözde kalmaya mahkûmdur. Çünkü iman, vakitle beslenir.
Ne garip değil mi? En çok “vaktim yok” dediğimiz çağda, en çok vaktimizi boşa harcıyoruz. Saatler ekranlarda eriyor, günler fark edilmeden tükeniyor.
Oysa bize emanet edilen her an, “Bugün Rabbim için ne yaptın?” sorusunu fısıldıyor. Cevapsız kalan her gün, kalpte bir boşluk bırakıyor.
Peygamber Efendimiz (s.a.v), iki nimetin kıymetinin çoğu insan tarafından bilinmediğini söyler: sağlık ve boş vakit. Sağlık gidince nasıl yanıyorsak, vakit bitince de aynı pişmanlıkla yanacağız. Çünkü geçen zaman geri dönmez; ama hesabı mutlaka gelir.
Vakti doldurmak, meşgul olmak değildir. Vakti bereketlendirmek; niyetle, bilinçle ve kulluk şuuruyla yaşamaktır. Bir çocuğun başını okşamak, eşine güzel bir söz söylemek, bir ilim halkasına katılmak, sessizce yapılan bir iyilik… Hepsi imanı canlı tutan vakitlerdir.
Unutmayalım: Vaktini heba eden, hayatını heba eder. Hayatını heba eden ise imanın tadını eksik yaşar. O hâlde gelin, saatlerimizi değil kalbimizi dolduralım.
vaktin, senin imanındır; hayatındır…
Boş geçirme.