Türk Dil Kurumu’na göre milliyetçilik, ait olduğu milletin varlığını sürdürmesi ve yüceltmesi için bireylerin birlikte çalışması; bu bilinci ve çabayı sonraki kuşaklara aktarması olarak tanımlanır. Bu tanım, milliyetçiliği süreklilik, aidiyet ve ortak bir bilinç etrafında kurar. Ancak millet ya da milliyetçilik kavramlarıyla aynı etimolojik kökten gelmeyen, buna rağmen farklı düzeylerde sık sık milliyetçilikle özdeşleştirilen bazı ikincil kökteş kavramlar da vardır. Yurtseverlik, etnisite ve ırkçılık bu kavramların başlıcalarıdır. Bu terimler ile milliyetçilik arasındaki ilişki son derece tartışmalı ve belirsizdir; çoğu zaman kavramsal sınırlar bilinçli ya da bilinçsiz biçimde bulanıklaştırılır.
Milliyetçiliğin Kökeni ve Tarihsel Kırılmalar
Milliyetçiliğin kökenine dair birçok görüş bulunmaktadır. Elie Kedourie gibi bazı düşünürler, milliyetçiliğin tarihini 18. yüzyıl Alman felsefesine, özellikle Kant, Fichte, Schleiermacher ve Arndt’ın düşünsel dönüşümlerine kadar götürme konusunda nettir. Buna karşın, en yaygın kabul gören yaklaşım, milliyetçiliğin esas kırılma noktasını Fransız Devrimi’ne giden süreçte ve devrim sonrasında yaşanan toplumsal-siyasal dönüşümlerde bulur.
Mekan, Varoluş ve Göçün Yarattığı Kriz
Milliyetçilik, mekanı uzun süre sağlam ve değişmez sandı. Haritalar, sınırlar ve bayraklar bu sağlamlığın görünür işaretleriydi. Oysa Heidegger’in işaret ettiği gibi mekan, üzerinde durulan nötr bir zemin değil; içinde var olunan, anlamla örülü bir varoluş alanıdır. Göç bu alanı dağıttığında ya da tehdit ettiğinde ortaya çıkan kriz yalnızca siyasal değil, aynı zamanda ontolojiktir. Heidegger’e göre insan, dünyada yalnızca bulunan değil; dünyaya yerleşen bir varlıktır. Yerleşmek, bir toprağa sahip olmakla sınırlı değildir; dünyayla anlamlı bir ilişki kurmaktır. Yurt ya da vatan, bu ilişkinin adıdır.
Simgesel Düzenin Tehdidi: Hareket Halindeki İnsan
Milliyetçilik ise yurdu yaşanan bir bağ olmaktan çıkarıp korunacak ya da savunulacak bir nesneye dönüştürür. Böylece yurt, varoluşsal bir deneyim olmaktan uzaklaşır; savrulan, sertleşen ve simgesel bir forma bürünür. Göç, tam da bu simgesel düzeni tehdit eder; hatta onu bozar. Hareket halindeki insan, sabit kimlik fikrini rahatsız eder. Bu nedenle göç arttıkça milliyetçilik zayıflamaz; aksine daha sert, daha kemikleşmiş bir hâl alır. Bu sertlik güçten değil, derin bir yurtsuzlaşma korkusundan beslenir.
Heidegger’in modernliğe yönelttiği eleştirilerden biri, dünyanın ölçülen, hesaplanan ve kontrol edilen bir mekana indirgenmesidir. Göçmen ise sonuçları önceden kestirilemeyen, hesaplanamayan bir figür olarak bu düzeni tehdit eder. Ne tamamen içeride ne de bütünüyle dışarıda oluşu, milliyetçiliğin belirsizliğe karşı tahammülsüzlüğünü açığa çıkarır.
Kırılganlığın Görünürlüğü
Bu nedenle göç, milliyetçiliğin sonu değildir. Aksine, milliyetçiliğin “yurt” sandığı şeyin ne kadar kırılgan olduğunu görünür kılar. Çünkü yurt, sınırlarla değil; yerleşme biçimleriyle mümkündür. Ve bazen bir ideoloji, en çok savunduğu şeyi çoktan kaybettiğini fark ettiğinde konuşmaya başlar.