Bir toplumda ekonomik krizler yalnızca rakamlarla, yani enflasyon oranları, işsizlik verileri, büyüme ve küçülme grafikleriyle anlaşılmaz.
Bunlar, insan hayatında açılan gediklerin ancak yüzeyini gösterir.
Asıl çöküş, görünmeyen yerde; ahlakta, güvende ve toplumsal ilişkilerde yaşanır.
Ekonomisi çöken ülkelerde suç oranlarının artması bir tesadüf müdür, yoksa bu artış insan ve toplum hakkında daha derin bir hakikati mi fısıldar?
Aristoteles insanı “politik bir varlık” olarak tanımlar. Yani insan ancak bir topluluk içinde ve belli
kurallar çerçevesinde erdemli olabilir.
Derin yoksullukların, umutsuzluğun ve toplumsal huzursuzluğun hakim olduğu toplumlarda erdemin korunması, bireysel bir mesele olmaktan çıkar ve toplumsal bir soruna dönüşür.
Çünkü adalet de birçok temel toplum kuramında olduğu gibi yalnızca mahkeme salonlarında
değil; pazarda, mutfakta ve sokakta inşa edilir, korunur.
Ekonomik çöküşle birlikte artan suç oranlarını sadece bireysel bir ahlak sorunu olarak görmek kolaycı bir tutumdur. İşini kaybeden, geleceğe dair umudunu yitiren birey için hukuk soyut bir hal alırken, hayatta kalma dürtüsü tüm ahlaki değerlerin önüne geçmeye başlar.
Burada bir paradoks ortaya çıkar: Suç işleyen birey mi sorumludur, yoksa onu bu noktaya sürükleyen toplum düzeni mi?
Thomas Hobbes, güvenliğin olmadığı yerde herkesin herkesle savaş halinde olduğunu kısaca ifade eder.
İşte ekonomik çöküş, bu güvenlik duvarını aşındırır. İnsan geleceğe dair umudunu kaybettiğinde, başkasının hakkını çiğnemeyi daha kolay meşrulaştırır.
Birçok filozofa göre insan özünde iyidir; ancak ahlak, bireysel vicdanlara emanet edilmeyecek kadar kırılgandır. Adil olmayan bir ekonomik düzen, liyakatten uzak işe alımlar, kayırmacılık ve yozlaşmış yapılar ekonomik çöküşün bahanesi olmasa bile çoğu zaman zeminini hazırlar.
Bir toplumda suç oranları belirgin şekilde artmışsa, bu aynı zamanda adalet duygusunun zayıfladığının da göstergesidir.
İnsanlar emeğinin karşılığını alamadığında, kurallara olan sadakati de zayıflar. Böylece hukuk, korunması gereken bir değer olmaktan çıkar; güçlülerin ve sermaye sahiplerinin aracı olarak algılanmaya başlar.
Nihai soru şudur: Ekonomiyi mi kurtarmak istiyoruz, yoksa insanı mı?
Çünkü biri olmadan diğeri de uzun süre ayakta kalamaz.
Ekonomik buhranla mücadele yalnızca mali bir mesele değil; aynı zamanda ahlaki ve felsefi bir sorumluluktur. Toplumu ayakta tutan şey yalnızca para değil, adaletin mümkün olduğuna dair inançtır.