Geçmişten günümüze modern toplumlar kendilerini çoğu zaman ahlak üzerine kurulmuş olarak tanımlar. Doğruluk, adalet ve dürüstlük gibi kavramlar herkes tarafından övülür. Fakat günlük hayata baktığımızda söylenen ile uygulananın farklı olduğunu görürüz.

Çoğu zaman ödüllendirilen kişi ahlaklı olan değil, güçlü olandır. Genel yapıya baktığımızda güçlü olanın daha zengin, daha etkili, daha görünür ya da daha baskın olduğunu görürüz. Ahlaklı insan ise çoğu zaman sessiz kalır, sınırlarını korur ve bazı fırsatları doğru bulmadığı için geri çevirir. İşte burada toplumsal değerlerle pratikteki davranışlar arasında bir gerilim ortaya çıkar.
Güce Duyulan Hayranlık ve Gerçek Erdem
Friedrich Nietzsche bu durumu oldukça sert bir şekilde yorumlar. Ona göre tarih boyunca insanlar hep güçten etkilenmiş ve güçlü olanı haklı görme eğiliminde olmuşlardır. Nietzsche’nin düşüncesi şu gerçeği ortaya çıkarır: İnsanlar çoğu zaman erdemden çok güce hayranlık duyarlar.
Buna benzer bir tespiti Thomas Hobbes da yapar. Ona göre doğal durumda insanlar sürekli bir rekabet ve güç mücadelesi içindedir. Bu nedenle güç, güvenliğin ve üstünlüğün sembolü haline gelir. Toplum düzeni kurulsa bile zihinlerdeki bu güç arzusu tamamen kaybolmaz.
Vicdanın Sesi
Fakat ahlak felsefesi bize farklı bir yol gösterir. Immanuel Kant, ahlakın temelini sonuçlarda değil niyette görür. Ona göre bir davranışı değerli kılan şey, o davranışın getirdiği kazanımlar değil, doğru olduğu için yapılmasıdır. Yani gerçek erdem, çıkarın değil ilkenin yanında durabilmektir.
Günümüzün çelişkisi de burada başlar. Toplum sözde erdemi överken pratikte güce hayranlık duyar ve onu alkışlar. Böylelikle güçlü olan daha çok ön plana çıkarken ahlaklı olan çoğu zaman sessiz kalır. Bu nedenle ahlakın ödülü her zaman alkış değildir; bazen sadece insanın vicdanıdır. Victor Hugo’ya göre vicdan, insanın içindeki Tanrı’dır.