Günümüzde insanlar artık uçlarda yaşıyor. Düşüncesi keskin, yargısı hızlı, tepkisi ölçüsüzdür.
Ya tamamen reddediyor ya da körü körüne kabul ediyor. Düşünmüyor, sorgulamıyor birey. Belki de varlığını ispat edebilmek için bir tarafa eğilmeyi zorunluluk olarak görüyor. Oysa asıl kayıp burada başlıyor: kendisi olamamak, dengeyi unutmak.
Felsefe tarihine baktığımızda, yüzyıllar önce Aristoteles insanın iyi bir yaşamı uçlarda değil, ortada kurabileceğini savunmuştur. Ama üstadın “orta” dediği şey sıradan bir ortalama değildir. Bu, ne eksik ne fazla olan; duruma göre ölçülen, insanın kendisini tanımasıyla belirlenen bir dengedir. Cesaretten korkaklığa değil, aynı zamanda gözü karalıktan da uzak durması gerektiğini söyleyen bir akıldır.
Hep insanın hızlandığından bahsederiz. Bundan dolayı akıl, yerini hızlı tepkiye bırakmıştır. Düşünmek yerine taraf oluyoruz; anlamak yerine yargılıyoruz ve her seferinde daha çok uçlara savruluyoruz. Oysa uçlar her zaman insanı yanıltır; orta ise güvenlidir, sessizdir, kendini göstermez. Ama oradadır.
Günümüzde orta sınıf ortadan kalktığı gibi, orta yol da artık görünmez hale geldi. Çünkü sessiz olan gürültüye yenilir. Ölçülü olan, aşırılığın cazibesine kapılır ve uçlara sığınır.
Ancak unutmamak gerekir: aşırılık insanı tüketir. Fazla cesaret insanı felakete sürükler, fazla korku onu hayattan koparır. Fazla konuşmak anlamı boşaltır; susmak ise insanı siler. Hayat ise bu aşırılıklar arasındaki ince çizgide akar.
Asıl olan, yeniden o çizgiyi görebilmektir; kendine dışarıdan bakabilmek, ne zaman eksik ne zaman fazla olduğunu fark edebilmektir. Çünkü erdem hazır bir reçete değildir; her insanın içinde bulunan bir dengedir. Ve bu yüzden bazen kimsenin alkışlamadığı yerde sessizce doğruyu desteklemektir. Çünkü erdem çoğu zaman görünmezdir. Ancak insanı insan yapan da tam olarak budur: uçlardan uzaklaşarak doğruyu destekleme iradesi.