Felsefe tarihine baktığımızda, birçok düşünür evrenin ilk maddesinin, yani “arkhe”nin ne olduğunu sorgulamıştır.
Bunun yanında yine birçok düşünür, evrende bir yaratıcının varlığını kabul etmiş; ancak bu yaratıcının evreni nasıl yarattığını ya da evrenin nasıl oluştuğunu da ayrıca sorgulamıştır. Çünkü evren bir çokluktan ibaret olmasına rağmen, Tanrı tek olarak kabul edilmiştir.
Farabi burada sahneye çıkar ve “Bir olan Tanrı’dan bu çokluk nasıl doğar?” sorusunu ortaya atar. Farabi’nin bu sorusu yalnızca metafiziğin değil, aynı zamanda insanın kendi varoluşunu anlama çabasının da merkezindedir. Çünkü asıl mesele şudur: Çokluk, birden nasıl oluşmuştur?
Bir Taşma Hikayesi: Sudur
Farabi’nin cevabı, ani bir yaratılış fikrinden çok daha inceliktir. Varlığı bir “oluş patlaması” olarak değil, bir “taşma” olarak düşünür. Tanrı eksiksizdir; bu yüzden ondan bir şey çıkması bir eksilme değil, bir zorunluluktur.
Tıpkı bir gülün kokusunun etrafa dağılması ya da ışığın kaynağından yayılması gibi… Çünkü ışık yayılırken kaynağını azaltmaz; aksine onun doğasını açığa çıkarır. Buradaki zorunluluk ise katı bir determinizm değil, varlığın doğasından gelen bir iyiliktir.
Şüphesiz Farabi’nin bu düşüncesi, Plotinus’un izlerini taşır. Fakat Farabi, onun görüşlerini olduğu gibi almaz. Çünkü burada mesele yalnızca evrenin nasıl oluştuğu değil, aynı zamanda Tanrı’nın birliğinin nasıl korunacağıdır. Ona göre çokluk doğrudan Tanrı’dan çıkarsa bu birlik zedelenir. O halde bir ara düzen gereklidir.
Akli Düzen ve İnsanın Rolü
Farabi’nin sudur teorisi burada devreye girer. Tanrı’dan ilk akıl taşar. Bu akıl hem kendini hem de Tanrı’yı düşünür. Düşünce ise burada hem eylem hem de üretimdir; düşünmek, varlık doğurur. Her akıl bir sonrakinin sebebi olur. Böylece evren, düşüncenin katman katman açılması haline gelir.
Farabi’nin bu düşüncesinde Aristoteles’in de izlerini görmek mümkündür. Çünkü onda evren rastgele değil, akli bir zorunluluğun ürünüdür. Her şey bir düzen içinde akar. Kaos yoktur; yalnızca henüz tam kavranamamış bir düzen vardır.
Farabi’nin teorisi, insanı da yeniden konumlandırır. İnsan, bu sudur zincirinin bir halkasıysa, düşünce de basit bir zihinsel faaliyet değildir. Düşünmek, insanı kaynağa yaklaştıran bir eylemdir. İnsan, zincirin son halkası olmasına rağmen, yukarıya doğru yönelme potansiyeli taşır.