Emperyalizm artık tanklarla, uçaklarla gelmiyor; sınırları kanlı çarpışmalarla aşarak ya da açık direnişlerle ilerlemiyor. Daha sessiz, daha kalıcı ve daha sinsi bir yol izliyor: kültür empoze ediyor. Bugün işgal edilen topraklar değil, insanların tertemiz zihinleridir.
Kimlik Çöküşü ve "Modern" İllüzyon
Kültür; bir toplumun hafızasıdır. Diliyle, müziğiyle, töresiyle, gelenek ve görenekleriyle; kısacası tüm değerleriyle yaşar. Kültür çökerse kimlik de çöker. İşte kültür emperyalizmi tam da bu noktada devreye girer: Yerel olanı değersizleştirir, yabancı olanı ise “evrensel” ya da “modern” kültür olarak sunar.
Platon’un mağarasındaki insanlar gibi, bize gösterilen gölgeleri gerçek sanıyoruz. İzlediğimiz diziler, dinlediğimiz müzikler, taklit ettiğimiz yaşam tarzları bize ait değil; fakat biz onları normal kabul ediyoruz. Sürekli tekrar edilen her şey, bir süre sonra sorgulanamaz hâle gelir. Böylece algılarla yönetiliriz.
Rıza Üretimi ve Küresel Medya
Bu durum, Marx’ın söylediği gibi, “Egemen düşünceler, egemen sınıfın düşünceleridir” sözünü hatırlatır. Bugün bu düşünceler küresel medya ve kitle iletişim araçlarıyla dolaşıma sokulmaktadır. Kültür, ortak bir paylaşım alanı olmaktan çıkmış; bir iktidar aracına, egemen güçlerin aygıtına dönüşmüştür. Emperyalist güçler bunu en etkili şekilde kullanmaktadır. İnsanların ne düşüneceği değil, nasıl düşüneceği belirlenmektedir.
Foucault bu durumu daha net açıklar: İktidar artık zorla değil, rıza üreterek işler. Kimse bize “kendi kültüründen vazgeç” demez; zaten bunu demesine gerek yoktur. İnsanlara daha parlak, daha cazip olan sunulur ve biz, farkına varmadan kendiliğimizden uzaklaşırız.
Sonuç: Taklit Eden Ama Ait Olamayan Birey
Sonuç ne mi olur? Kendi dilinde düşünemeyen, kendi değerlerinden utanan ve başkalarının değerleriyle övünen bir birey tipi ortaya çıkar. Taklit eden ama ait olamayan; tüketen ama üretemeyen, kalabalıklar içinde yalnızlaşan bireyler ve giderek hastalanan bir toplum…
Kurtuluş Reçetesi: Felsefe ve Sorgulama
Peki, bunun bir çıkışı var mıdır? Elbette vardır. Ancak bu kurtuluş, sloganlarla ya da algılarla değil; felsefe ile olur. Okullarda okutulacak zorunlu felsefe derslerinin artırılmasıyla, eğitime gerçek anlamda değer verilmesiyle olur. Çünkü felsefe; durmayı, sorgulamayı, tefekkür etmeyi ve “neden?” demeyi öğretir.
İşte kültür emperyalistlerinin en sevmediği şey de budur: düşünen birey. Düşünen birey, kendisine sunulan her şeye hayran olmaz. Her parlayanı değerli kabul etmez. Kendi kültürüne ve değerlerine sahip çıkar; yüceltmese bile çiğnetmez.
Unutmayalım: Silahla kaybedilen topraklar geri alınabilir; ancak düşünceyle kaybedilen kimlik, fark edilmezse bir daha asla geri alınamaz. Bu kimlik kaybı, eninde sonunda toprak kaybını da beraberinde getirir. Tıpkı bir Afrika atasözünde söylendiği gibi:
“Batılılar geldiğinde ellerinde İncil vardı, bizim elimizde topraklarımız. Bize gözlerimizi kapatıp dua etmeyi öğrettiler. Gözlerimizi açtığımızda bizim elimizde İncil, onların elinde topraklarımız vardı.”