Beyzanur Tezcan  - Psikolog/ Yazar
Köşe Yazarı
Beyzanur Tezcan - Psikolog/ Yazar
 

Bugün Babalar Günü

Bugün Babalar Günü. Öncelikle baba-çocuk ilişkisinde gerçekten sevgi,  güven ve bağlılık kurabilmiş; çocuğunu taraf  tutmaya zorlamamış, kendi öfkesini çocuğuna  yüklememiş, yaşadığı ilişki sorunlarını çocuğuna  yansıtmamış, boşanmış olsa bile çocuğunun  yanında olmaya devam etmiş, sevgisini ve  desteğini maddi ya da manevi olarak  esirgememiş tüm babaların Babalar Günü kutlu  olsun. Ama bugün biraz da bir babası olduğu halde  kendisini babasız hisseden çocuklardan  bahsetmek istiyorum. Çünkü baba sorunu yalnızca fiziksel yokluk  değildir. Bazen baba evdedir ama duygusal olarak yoktur. Bazen çocuk, babasının sevgisini kazanmak  zorundaymış gibi hisseder. Bazen yaptığı hiçbir şey yeterli olmaz. Bazen sadece olduğu kişi olduğu için reddedilir. Örneğin cinsel yönelimi farklı olduğu için kabul  görmeyen çocuklar... Boşanma sürecinde anne ve baba arasındaki  çatışmanın ortasında bırakılan çocuklar... Bir ebeveynin öfkesine hedef olan çocuklar... Maddi ihtiyaçları bir cezalandırma aracı olarak  kullanılan çocuklar... Sürekli kardeşleriyle, kuzenleriyle veya  başkalarının çocuklarıyla kıyaslanan çocuklar... Duygularını anlatmaya çalıştığında küçümsenen,  susturulan veya yok sayılan çocuklar... Bu çocuklar büyüyor. İşe gidiyorlar, üniversite bitiriyorlar, ilişkiler  kuruyorlar, kendi hayatlarını inşa ediyorlar. Ama içlerinde hâlâ görülmek isteyen bir çocuk  taşıyorlar. Çünkü bir çocuğun ihtiyacı yalnızca büyütülmek  değildir. Sevilmeye, anlaşılmaya, kabul edilmeye ve  güvende hissetmeye de ihtiyacı vardır. Ve bazen yetişkinlikte hissettiğimiz öfke,  değersizlik ya da kırgınlık; bugüne ait değildir. Yıllar önce duyulmayan bir çocuğun sesidir. Bu yüzden bugün sadece babaları kutlamak  değil, baba-çocuk ilişkisinin çocukların ruhsal  gelişimindeki yerini de hatırlamak gerekir. Çünkü bir baba çocuğun hayatında sadece bir  ebeveyn değildir. Aynı zamanda çocuğun kendine, insanlara ve  dünyaya dair geliştirdiği güven duygusunun  önemli parçalarından biridir. Bugün, çocuklarının hayatında sevgiyle iz bırakan  babaların günü kutlu olsun. Ve bugün, bir babası olduğu halde kendisini  eksik, yalnız veya görülmemiş hissederek  büyüyen çocukların duygularına da yer  açabilelim. Bu çocuklar büyüyor. Okul bitiriyorlar, işe giriyorlar, ilişkiler kuruyorlar,  dışarıdan “güçlü” görünüyorlar. Ama iç dünyada çoğu zaman görünmeyen bir  yük taşıyorlar. Çünkü çocuklukta karşılanmayan duygusal  ihtiyaçlar, yetişkinlikte farklı psikolojik örüntüler  olarak karşımıza çıkabiliyor. Özellikle baba ile güvenli, tutarlı ve duygusal  olarak besleyici bir ilişki kuramayan bireylerde  bazı temalar daha sık görülebiliyor: • Değersizlik hissi  • Sürekli onay arayışı  • “Yeterli değilim” inancı  • Terk edilme korkusu  • Yakın ilişkilerde aşırı bağlanma ya da tam tersi  duygusal kaçınma  • Sağlıklı sınır koymakta zorlanma  • Sevgiye ulaşmak için kendini feda etme eğilimi Özellikle kız çocukları için baba figürü, çoğu  zaman ilk “erkek ilişki modeli” ve “değer görme  deneyimi”nin temelidir. Bu bağ zedelendiğinde yetişkinlikte ilişkilerde şu döngüler görülebilir: Bazı kadınlar sevilmek için sürekli çabalar.  Sevilmeyi “hak edilmesi gereken bir şey” gibi  yaşar. Bazı kadınlar ise yakınlıktan uzak durur.  Çünkü yakınlık, geçmişte yaşanan hayal  kırıklıklarını hatırlatır. Bazı kadınlar ise hep “bir gün değişir” umuduyla  duygusal olarak erişilemeyen insanlara  bağlanabilir. Bazı kadınlar duvar örer. Güvenmek istemezler. Bağlanmak istemezler.  Yakınlık onlara huzur değil, tetiklenme hissi verir. Dışarıdan bakıldığında sert, mesafeli, “kimseye  ihtiyacı yok” gibi görünürler. Ama bu sertlik çoğu zaman bir karakter değil, bir  korunma biçimidir. Çünkü bir zamanlar en güvendikleri yerden  incinmişlerdir. Sevgiye yaklaşmanın acıya dönüşebildiğini öğrenmişlerdir. Bu yüzden iç dünyalarında şöyle bir karar oluşur: “Yaklaşmazsam incinmem.”  “Hissetmezsem kırılmam.”  “Bağ kurmazsam kaybetmem.” Oysa bu duvarlar onları korurken aynı zamanda  yalnızlaştırır. İlişki kurmayı zorlaştırır. Güvenmeyi geciktirir.  Sevgiye ulaşmayı karmaşık hale getirir. Psikolojide bu durum çoğu zaman “kaçınan  bağlanma örüntüsü” ile açıklanır. Kişi yakınlık ister ama yakınlık aynı zamanda  tehdit gibi hissedilir. Bu yüzden bir adım yaklaşır, iki adım geri çekilir. Ve çoğu zaman en zor cümle şudur: “İstiyorum ama güvenemiyorum.” Bu bir zayıflık değil, geçmiş deneyimlerin bugüne  taşıdığı bir savunma sistemidir. Ve bu duvarlar bir gecede yıkılmaz. Ama fark edildiğinde, yavaş yavaş çatlamaya başlar. Çünkü iyileşme, duvarları tamamen yıkmak değil;  o duvarların neden örüldüğünü anlayabilmektir. Bu yüzden baba-çocuk ilişkisi yalnızca geçmişte  yaşanan bir aile dinamiği değildir. Aynı zamanda yetişkinlikte kurduğumuz  ilişkilerin, kendimize dair inançlarımızın ve  dünyaya duyduğumuz güvenin temelini de  oluşturur. Bir çocuk için baba; sadece bir ebeveyn değil,  aynı zamanda “değer görme”, “güvende  hissetme” ve “kendilik algısı”nın şekillendiği  önemli bir figürdür. Bu bağ zedelendiğinde, yetişkinlikte farklı  psikolojik izler ortaya çıkabilir: • Değersizlik ve yetersizlik hissi  • Yoğun öfke ve bastırılmış kırgınlık  • Terk edilme korkusu  • Yakın ilişkilerde ya aşırı bağlanma ya da duvar  örme • Sevgiye ulaşmak için kendini feda etme eğilimi  • Güvene karşı temkinli ve mesafeli duruş Bazen kişi fark etmeden aynı döngüleri tekrarlar. Yanlış insanlara bağlanır. Yakınlıktan kaçar.  Sevilmek için kendini fazla verir. Ya da kimseye  tamamen yaklaşamaz. Bunların hiçbiri “kişilik sorunu” değildir. Bunlar çoğu zaman çocuklukta öğrenilmiş  hayatta kalma yollarıdır. Ve özellikle baba figürüyle yaşanan duygusal  ihmal, reddedilme, suçlanma ya da çatışmalı  süreçler bu örüntüleri daha da güçlendirebilir. Ama önemli bir nokta vardır: Geçmiş, bugünü açıklayabilir ama geleceği  belirlemek zorunda değildir. İyileşme, olanı inkâr etmek değil; olanı fark  etmekle başlar. Ve en önemlisi, kişinin kendi içindeki o  görülmemiş çocuğu fark edip, ona bugün ihtiyaç  duyduğu güveni ve şefkati verebilmesidir. Çünkü bazı insanlar geçmişte yeterince  sevilmemiş olabilir. Ama bu, gelecekte sevgi kuramayacakları  anlamına gelmez. Bazen en büyük dönüşüm, “ben neden  böyleyim?” sorusundan değil, “ben ne yaşamışım?” sorusundan başlar.

Bugün Babalar Günü

Bugün Babalar Günü.
Öncelikle baba-çocuk ilişkisinde gerçekten sevgi, 
güven ve bağlılık kurabilmiş; çocuğunu taraf 
tutmaya zorlamamış, kendi öfkesini çocuğuna 
yüklememiş, yaşadığı ilişki sorunlarını çocuğuna 
yansıtmamış, boşanmış olsa bile çocuğunun 
yanında olmaya devam etmiş, sevgisini ve 
desteğini maddi ya da manevi olarak 
esirgememiş tüm babaların Babalar Günü kutlu 
olsun.
Ama bugün biraz da bir babası olduğu halde 
kendisini babasız hisseden çocuklardan 
bahsetmek istiyorum.
Çünkü baba sorunu yalnızca fiziksel yokluk 
değildir.
Bazen baba evdedir ama duygusal olarak yoktur.
Bazen çocuk, babasının sevgisini kazanmak 
zorundaymış gibi hisseder.
Bazen yaptığı hiçbir şey yeterli olmaz.
Bazen sadece olduğu kişi olduğu için reddedilir. Örneğin cinsel yönelimi farklı olduğu için kabul 
görmeyen çocuklar...
Boşanma sürecinde anne ve baba arasındaki 
çatışmanın ortasında bırakılan çocuklar...
Bir ebeveynin öfkesine hedef olan çocuklar...
Maddi ihtiyaçları bir cezalandırma aracı olarak 
kullanılan çocuklar...
Sürekli kardeşleriyle, kuzenleriyle veya 
başkalarının çocuklarıyla kıyaslanan çocuklar...
Duygularını anlatmaya çalıştığında küçümsenen, 
susturulan veya yok sayılan çocuklar...
Bu çocuklar büyüyor.
İşe gidiyorlar, üniversite bitiriyorlar, ilişkiler 
kuruyorlar, kendi hayatlarını inşa ediyorlar.
Ama içlerinde hâlâ görülmek isteyen bir çocuk 
taşıyorlar.
Çünkü bir çocuğun ihtiyacı yalnızca büyütülmek 
değildir.
Sevilmeye, anlaşılmaya, kabul edilmeye ve 
güvende hissetmeye de ihtiyacı vardır. Ve bazen yetişkinlikte hissettiğimiz öfke, 
değersizlik ya da kırgınlık; bugüne ait değildir.
Yıllar önce duyulmayan bir çocuğun sesidir.
Bu yüzden bugün sadece babaları kutlamak 
değil, baba-çocuk ilişkisinin çocukların ruhsal 
gelişimindeki yerini de hatırlamak gerekir.
Çünkü bir baba çocuğun hayatında sadece bir 
ebeveyn değildir.
Aynı zamanda çocuğun kendine, insanlara ve 
dünyaya dair geliştirdiği güven duygusunun 
önemli parçalarından biridir.
Bugün, çocuklarının hayatında sevgiyle iz bırakan 
babaların günü kutlu olsun.
Ve bugün, bir babası olduğu halde kendisini 
eksik, yalnız veya görülmemiş hissederek 
büyüyen çocukların duygularına da yer 
açabilelim.
Bu çocuklar büyüyor.
Okul bitiriyorlar, işe giriyorlar, ilişkiler kuruyorlar, 
dışarıdan “güçlü” görünüyorlar. Ama iç dünyada çoğu zaman görünmeyen bir 
yük taşıyorlar.
Çünkü çocuklukta karşılanmayan duygusal 
ihtiyaçlar, yetişkinlikte farklı psikolojik örüntüler 
olarak karşımıza çıkabiliyor.
Özellikle baba ile güvenli, tutarlı ve duygusal 
olarak besleyici bir ilişki kuramayan bireylerde 
bazı temalar daha sık görülebiliyor:
• Değersizlik hissi
 • Sürekli onay arayışı
 • “Yeterli değilim” inancı
 • Terk edilme korkusu
 • Yakın ilişkilerde aşırı bağlanma ya da tam tersi 
duygusal kaçınma
 • Sağlıklı sınır koymakta zorlanma
 • Sevgiye ulaşmak için kendini feda etme eğilimi
Özellikle kız çocukları için baba figürü, çoğu 
zaman ilk “erkek ilişki modeli” ve “değer görme 
deneyimi”nin temelidir.
Bu bağ zedelendiğinde yetişkinlikte ilişkilerde şu döngüler görülebilir:
Bazı kadınlar sevilmek için sürekli çabalar.
 Sevilmeyi “hak edilmesi gereken bir şey” gibi 
yaşar.
Bazı kadınlar ise yakınlıktan uzak durur.
 Çünkü yakınlık, geçmişte yaşanan hayal 
kırıklıklarını hatırlatır.
Bazı kadınlar ise hep “bir gün değişir” umuduyla 
duygusal olarak erişilemeyen insanlara 
bağlanabilir.
Bazı kadınlar duvar örer.
Güvenmek istemezler. Bağlanmak istemezler. 
Yakınlık onlara huzur değil, tetiklenme hissi verir.
Dışarıdan bakıldığında sert, mesafeli, “kimseye 
ihtiyacı yok” gibi görünürler.
Ama bu sertlik çoğu zaman bir karakter değil, bir 
korunma biçimidir.
Çünkü bir zamanlar en güvendikleri yerden 
incinmişlerdir.
Sevgiye yaklaşmanın acıya dönüşebildiğini öğrenmişlerdir.
Bu yüzden iç dünyalarında şöyle bir karar oluşur:
“Yaklaşmazsam incinmem.”
 “Hissetmezsem kırılmam.”
 “Bağ kurmazsam kaybetmem.”
Oysa bu duvarlar onları korurken aynı zamanda 
yalnızlaştırır.
İlişki kurmayı zorlaştırır. Güvenmeyi geciktirir. 
Sevgiye ulaşmayı karmaşık hale getirir.
Psikolojide bu durum çoğu zaman “kaçınan 
bağlanma örüntüsü” ile açıklanır.
Kişi yakınlık ister ama yakınlık aynı zamanda 
tehdit gibi hissedilir.
Bu yüzden bir adım yaklaşır, iki adım geri çekilir.
Ve çoğu zaman en zor cümle şudur:
“İstiyorum ama güvenemiyorum.”
Bu bir zayıflık değil, geçmiş deneyimlerin bugüne 
taşıdığı bir savunma sistemidir.
Ve bu duvarlar bir gecede yıkılmaz.
Ama fark edildiğinde, yavaş yavaş çatlamaya başlar.
Çünkü iyileşme, duvarları tamamen yıkmak değil; 
o duvarların neden örüldüğünü anlayabilmektir.
Bu yüzden baba-çocuk ilişkisi yalnızca geçmişte 
yaşanan bir aile dinamiği değildir.
Aynı zamanda yetişkinlikte kurduğumuz 
ilişkilerin, kendimize dair inançlarımızın ve 
dünyaya duyduğumuz güvenin temelini de 
oluşturur.
Bir çocuk için baba; sadece bir ebeveyn değil, 
aynı zamanda “değer görme”, “güvende 
hissetme” ve “kendilik algısı”nın şekillendiği 
önemli bir figürdür.
Bu bağ zedelendiğinde, yetişkinlikte farklı 
psikolojik izler ortaya çıkabilir:
• Değersizlik ve yetersizlik hissi
 • Yoğun öfke ve bastırılmış kırgınlık
 • Terk edilme korkusu
 • Yakın ilişkilerde ya aşırı bağlanma ya da duvar 
örme • Sevgiye ulaşmak için kendini feda etme eğilimi
 • Güvene karşı temkinli ve mesafeli duruş
Bazen kişi fark etmeden aynı döngüleri tekrarlar.
Yanlış insanlara bağlanır. Yakınlıktan kaçar. 
Sevilmek için kendini fazla verir. Ya da kimseye 
tamamen yaklaşamaz.
Bunların hiçbiri “kişilik sorunu” değildir.
Bunlar çoğu zaman çocuklukta öğrenilmiş 
hayatta kalma yollarıdır.
Ve özellikle baba figürüyle yaşanan duygusal 
ihmal, reddedilme, suçlanma ya da çatışmalı 
süreçler bu örüntüleri daha da güçlendirebilir.
Ama önemli bir nokta vardır:
Geçmiş, bugünü açıklayabilir ama geleceği 
belirlemek zorunda değildir.
İyileşme, olanı inkâr etmek değil; olanı fark 
etmekle başlar.
Ve en önemlisi, kişinin kendi içindeki o 
görülmemiş çocuğu fark edip, ona bugün ihtiyaç 
duyduğu güveni ve şefkati verebilmesidir. Çünkü bazı insanlar geçmişte yeterince 
sevilmemiş olabilir.
Ama bu, gelecekte sevgi kuramayacakları 
anlamına gelmez.
Bazen en büyük dönüşüm, “ben neden 
böyleyim?” sorusundan değil,
“ben ne yaşamışım?” sorusundan başlar
.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ozgunbakis.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.