Bazı evlerde baba figürü otoriteyle özdeşleşir. Sevgiyle değil, kontrolle var olur. Bu evlerde düzen, karşılıklı anlayışla değil; korku ve itaate dayanır. Kontrolcü ve narsistik özellikler taşıyan babalar, sundukları her şeyi zamanla bir üstünlük aracına dönüştürebilir. Maddi ya da manevi katkılar bir bağ kurma biçimi olmaktan çıkar, bir borç gibi hatırlatılır. Beklenen şey teşekkür değil; boyun eğmedir.
Güç Mücadelesinin Sahnesi: Günlük Yaşam
Bu evlerde gündelik yaşam bile huzur üretmez. Yemek masaları paylaşım alanı değil, güç mücadelesi sahnesidir. Babanın isteği olmadığında öfke artar; karşı çıkıldığında bu öfke sertleşir ve bazen fiziksel şiddete kadar varabilir. Sevgiyle yapılması beklenen davranışlar zorunluluğa dönüşür. İlgi, karşılama, sessizlik... Hepsi bir görev halini alır. Çünkü yapılmadığında cezalandırma vardır: bağırma, aşağılanma, tehdit ya da şiddet.
Bu ortamda yaşayan anne çoğu zaman iki ateş arasında kalır. Bir yanda eşin öfkesi, diğer yanda çocukların güvenliği. Sessizlik çoğu zaman çatışmayı azaltıyor gibi görünür. Ama bu sessizlik, çocuklar için güvenli bir alan yaratmaz.
Ahlaki Bir Duruş: "Ahlaki Özne" Olmak
Şiddetin olduğu evlerde çocuklar tarafsız kalamaz. Çünkü şiddet karşısında tarafsızlık, masum bir duruş değildir. Bazı çocuklar geri çekilir, bazıları donar; bazıları ise etik bir duruş alır. Bu noktada önemli bir psikolojik ayrım vardır. Anne ile baba arasına giren her çocuk "yük alan" ya da "ebeveynleşen" çocuk değildir. Bazı çocuklar, içinde bulundukları durum karşısında ahlaki bir seçim yapar. Psikolojide buna ahlaki özne olma denir. Bireyin, güç dengesizliğine rağmen doğru bildiği tarafta durması.
Bu bir rol değişimi değildir. Bu, ebeveyn olmak değildir. Bu, şiddetin karşısında durmaktır. Ancak şunu net söylemek gerekir: Bir çocuğun böyle bir seçim yapmak zorunda kaldığı bir aile yapısı zaten sağlıklı değildir. Kontrolcü ve narsistik babalar için bu duruş kabul edilemezdir. Çünkü bu yalnızca bir itiraz değil; kurdukları hiyerarşinin reddidir. Bu yüzden çocuk ses çıkardığında öfke artar. Bu yüzden şiddet yön değiştirir. Ve bu yüzden “karşı duran” çocuk hedef haline gelir. Bu çocuklar sorunlu değildir. Asi değildir. Saygısız değildir. Bu çocuklar, insan kalmaya çalışıyordur.
Yetişkinliğe Taşınan Psikolojik Örüntüler
Kontrolcü ve narsistik bir baba figürüyle büyüyen çocuklar, yetişkin olduklarında çocukluklarını geride bırakmış olmaz; yalnızca daha sessiz biçimde taşımaya devam ederler. Bu bireylerde sık görülen bazı psikolojik örüntüler vardır:
- Sınır koyarken suçluluk hissetme: "Hayır" demek, geçmişte öfke ve ceza ile eşleşmiştir.
- Çatışmaya karşı aşırı hassasiyet: Yükselen bir ses ya da ani bir sessizlik, tehdit gibi algılanabilir.
- Otorite figürleriyle zorlanma: Ya aşırı uyum ya da yoğun karşıtlık görülebilir.
- Sevgiyle kontrolü ayırt etmekte zorlanma: Sahiplenme, kısıtlama ve ilgi arasındaki sınırlar bulanıklaşabilir.
- Kendini sürekli açıklama ihtiyacı: En basit kararlar bile gerekçelendirilmek istenir.
- Yüksek sorumluluk ve erken olgunluk: Güçlü ve dayanıklı görünürler; ama bu güç çoğu zaman ihtiyaçları bastırarak oluşmuştur.
Güçlü Ama Güvensiz: Bir Hayatta Kalma Adaptasyonu
Ancak bu evlerde büyüyen her çocuk yalnızca kırılganlık geliştirmez. Bazı çocuklar, yaşadıkları ortamda başka bir yol geliştirir. Bu yetişkinlerde sıklıkla şunlar görülür: Zorluklardan korkmama; kriz ve belirsizlik tanıdıktır, bu yüzden yönetilebilir hissedilir. Kendi kendine yetebilme; yardım istemekten çok "ben hallederim" refleksi gelişmiştir. Güçlü savunma mekanizmaları; tehdit hızlı fark edilir, sınırlar hızla çizilir. Şiddeti erken tanıma ve korunma becerisi; fiziksel ya da duygusal şiddet karşısında savunma sistemleri erken devreye girer.
Bu güç, çoğu zaman derin bir güven eksikliğiyle birlikte var olur. Çünkü güvenin öğrenildiği yerde kontrol, korunmanın olduğu yerde tehdit vardır. Bu bir çelişki değildir. Bir insan aynı anda hem güçlü hem güvensiz olabilir. Psikolojik olarak bu şunu gösterir: Bu özellikler bir kişilik kusuru değil, hayatta kalmak için geliştirilmiş adaptasyonlardır.
İyileşme bu gücü inkâr etmekle değil; onu artık savunma için değil, kendin için kullanmayı öğrenmekle başlar. Sürekli güçlü olmak zorunda kalmamak, gevşemeye izin vermek, yardım isteyebilmeyi öğrenmek... Gerçek iyileşme tam da burada başlar.