Carl Gustav Jung şöyle der: "Bir ailenin en büyük trajedisi, anne babanın yaşanmamış hayatlarıdır."

Bu söz, aile dinamiklerinin en derin, bazen de en sessiz köşesine tutulmuş bir fener gibidir. Bir aile danışmanı olarak odamda ağırladığım her hikâyede, bu cümlenin yankılarını duyuyorum.
Bizler genellikle hayatı sadece "yaşadıklarımızdan" ibaret sanırız. Oysa insan ruhu; ertelenen hayallerin, yutkunulan arzuların ve yarım bırakılmış yolların ağırlığıyla da şekillenir.
Kendi hikâyesini tamamlayamamış, hayallerini bir sandığa kilitleyip anahtarını derinlere atmış her ebeveyn, farkında olmadan o sandığın yükünü çocuğunun omuzlarına bırakır.
GÖRÜNMEZ BİR AKTARIM: YARIM KALMIŞLIK
Sosyolojik açıdan baktığımızda, toplumun ve geçmişin yüküyle kendi potansiyelinden vazgeçmiş nesillerin, bu eksikliği bir sonraki nesilde tamamlama eğiliminde olduğunu görürüz.
Anne okuyamamışsa, çocuk akademik başarıya mahkûm edilir; baba hayallerindeki statüye erişememişse, çocuk o unvanın peşinde koşturulur.
Ancak felsefi bir düzlemde her birey, kendi varoluşunu gerçekleştirmekle yükümlüdür. Ebeveynin yaşayamadığı o "özgür hayat", çocuğun dünyasında bir "zorunluluk" olarak tezahür ettiğinde, çocuk kendi özgün benliğinden kopmaya başlar.
O artık kendisi için değil, ebeveyninin "telafi projesi" için yaşayan bir figürana dönüşür. Trajedi de tam burada başlar: Çocuk, kendisine ait olmayan bir hayatın yükü altında kendi rengini kaybeder.
KÖKLERİN ŞİFASI KENDİ YOLUNA SAHİP ÇIKMAKTIR
Sevgili dostlar, köklerimizi anlamak sadece geçmişi yad etmek değildir; o köklerden sızan sessiz sızıyı fark edip şifaya dönüştürmektir.
Bir çocuğu özgürleştirmenin yolu, ona sunduğumuz maddi imkânlardan çok, kendi hayatımıza sahip çıkma cesaretimizden geçer.
Bir ebeveynin çocuğuna verebileceği en büyük hediye, kendi potansiyelini yaşayan, tutkularıyla barışık ve kendi hayatının öznesi olan bir "insan" modelidir.
Biz ne kadar "tam" ve kendi yolumuzda yürüyen bireyler olursak, çocuklarımız da o kadar kendisi olma cesaretini bulur.
Onların görevi bizim yarım kalan hikâyemizi tamamlamak değil, kendi özgün hikâyelerini yazmaktır.
Unutmayın; iyileşmiş, kendiyle barışmış ve yaşam yolculuğuna devam eden bir kök, her zaman en sağlıklı ve en özgür meyveyi verir