Şiddet, dışsal sınırların silindiği ve içsel anlamın tükendiği noktada başlayan toplumsal bir çürümedir. Çözümü de tam buradadır.
Son günlerde okullarımızdan gelen o ağır haberlerle hepimizin kalbi buz kesti. Gencecik evlatların, öğretmenlerin hayatlarını bir hiç uğruna kaybetmesi, sadece birer "asayiş haberi" değil; toplumun ruhunda derin bir çatlağın, bir çürümenin dışa vurumudur.
Sokakta, okulda, hayatın her alanında karşımıza çıkan bu şiddet dalgasına bakarken sormadan edemiyoruz:
Bize ne oldu?
Cevap aslında yukarıdaki o iki cümlede saklı.
Sınırlar silindiğinde kaos başlar. Sınır dediğimiz şey, sadece "yasak" değildir; sınır, koruyan bir kalkandır.
Ailede, okulda, sosyal hayatta nerede duracağını bilmeyen, "her şeyin mubah olduğu" bir dünyada büyüyen bir çocuk, kendini uçsuz bucaksız ve güvensiz bir boşlukta hisseder.
Bu boşlukta güven arayan çocuk, maalesef kendi sınırlarını şiddetle, yıkımla çizmeye çalışıyor.
İçsel anlam tükendiğinde yıkım başlar.
En acısı da bu; çocuklarımızın ve gençlerimizin dünyasında "anlam" yavaş yavaş çekiliyor. Ekranların o yapay ışığına sığdırılan hayatlar, gerçek duyguların yerini alan hız ve tüketim hırsı, ruhlarda devasa bir anlamsızlık çukuru açıyor.
Hayatına bir anlam yükleyemeyen, neden yaşadığını, neden sevmesi gerektiğini kavrayamayan bir birey için şiddet, bir var olma kanıtı haline geliyor.
Biz onları dijital dünyanın soğuk yalnızlığına terk ettikçe, onlar içlerindeki o çığlığı şiddetle haykırıyorlar.
Çözüm de tam buradadır.
Eğer bu çürümeyi durdurmak istiyorsak, önce evlerimizden başlamalıyız. Çocuklarımızın eline sadece telefonları değil, hayatın anlamını, merhameti ve vicdanı vermeliyiz.
Sınırları yeniden sevgiyle çizmeli, onlara sadece "başarmayı" değil, "insan kalmayı" öğretmeliyiz. Birbirimizin gözlerine yeniden samimiyetle bakmalı, o doğal ve sıcak bağlarımızı tekrar kurmalıyız.
Şiddet bir sonuçtur. Biz nedeni iyileştirdiğimizde, anlamı yeniden bulduğumuzda ve sınırları saygıyla ördüğümüzde; okullarımız da, sokaklarımız da yeniden huzur bulacaktır.