Alime Tokgöz  - Aile Danışmanı
Köşe Yazarı
Alime Tokgöz - Aile Danışmanı
 

Hissetmeyi Unutan Çağın İnsanları: Geri Dönüş Mümkün mü?

  Geçen gün bir danışanım şöyle dedi: “Ağlamak istiyorum ama ağlayamıyorum. Sanki içimde bir yer kilitlenmiş ve anahtarını yıllar önce kaybetmişim.” Son yıllarda bu cümleyi farklı insanlardan, farklı kelimelerle ama aynı duyguyla duyuyorum. Kimisi, “Boğazımda bir düğüm var ama nedenini bilmiyorum” diyor. Kimisi, “Hayatımda her şey yolunda gibi ama hiçbir şey hissedemiyorum…” İlginç olan şu: Bu insanların çoğu dışarıdan bakıldığında başarılı, güçlü, hatta “iyi durumda” görünüyor. Ama iç dünyalarında sessiz bir kopuş yaşıyorlar. Kendilerinden uzaklaşmış gibiler. Gabor Maté yıllar önce şöyle söylemişti: “Modern toplum bize duygularımızdan uzaklaşmayı öğretiyor. Oysa iyileşmenin yolu, en derin duygularımızla yeniden bağ kurabilmekten geçiyor.” Bu cümleyi okumak kolay. Ama gerçekten yaşamak… işte orası zor. Hissizlik Bir Bozukluk Değil, Hayatta Kalma Stratejisidir Duygusal kopukluk çoğu zaman bir “arıza” değildir. Aslında, insanın hayatta kalabilmek için geliştirdiği bir uyum biçimidir. Çocukken üzgün olduğumuzda: “Abartma.” “Ağlama.” “Kocaman oldun hâlâ mı ağlıyorsun?” “Korkacak bir şey yok.” gibi cümlelerle büyüdük. Bunlar çoğu zaman kötü niyetle söylenmedi. Ama çocuk zihni şu mesajı aldı: “Bazı duygular burada kabul edilmiyor.” Yıllar geçti, cümleler değişti ama mesaj aynı kaldı. İş hayatında duygusal olmak “profesyonelliğe aykırı” sayıldı. İlişkilerde kırılganlık göstermek “zayıflık” olarak görüldü. Sosyal medyada mutsuz görünmek ise “negatif enerji” olarak etiketlendi. Ve zamanla insan kendine şunu öğretmeye başladı: “Hisset ama gösterme.” Sonra: “Gösterme ama bastır.” En sonunda da: “Hiç hissetme.” Fakat duygular yok olmaz. Sadece başka bir dil konuşmaya başlar. Psikoterapi odasında bunun sayısız örneğine tanık oluyoruz. Bastırılmış öfke bedende kronik gerginliğe dönüşebiliyor. Yas tutulmamış kayıplar derin bir yorgunluk olarak geri dönebiliyor. Söylenemeyen korkular bazen çarpıntı, bazen nefes darlığı, bazen de açıklanamayan ağrılar hâline geliyor. Çünkü beden, zihnin susturduğu şeyi taşımaya devam ediyor. The Body Keeps the Score kitabının adı bu yüzden bu kadar çarpıcıdır: “Beden kaydı tutar.” İnsan Neden Hislerinden Kaçar? Burada dürüst bir soru sormak gerekiyor: İnsan neden duygularından uzaklaşır? Çünkü gerçekten hissetmek kolay değildir. Yıllarca kapalı tutulmuş bir odanın kapısını açtığınızda içeriden yalnızca huzur çıkmaz. Toz da çıkar. Bastırılmış anılar da… Yarım kalmış acılar da… Bu yüzden “duygularınla yüzleş” tavsiyesi tek başına yeterli değildir. Hatta bazen kişiyi daha da yalnız hissettirebilir. Çünkü mesele sadece hissetmek değil; o duyguyla güvenli bir şekilde kalabilmektir. İyileşme çoğu zaman büyük yüzleşmelerle değil, küçük ve güvenli temaslarla başlar. Peki Nereden Başlanır? Bu yazıda uzun maddeler ya da mucize reçeteler vermeyeceğim. Çünkü insan ruhunun tek bir formülü yok. Ama klinik deneyimlerimin bana öğrettiği birkaç önemli şey var: Önce Çözmek Değil, Fark Etmek Gerekir Birçok insan duygusunu fark ettiği anda hemen onu “düzeltmeye” çalışıyor. Üzüldüğümüzde hemen: “Nasıl geçer?” “Kendimi nasıl toparlarım?” sorularına gidiyoruz. Oysa bazen yalnızca: “Şu an üzgünüm.” diyebilmek bile sinir sistemini sakinleştiren güçlü bir adımdır. Matthew Lieberman’ın çalışmaları da gösteriyor ki, duyguyu isimlendirmek beynin alarm sistemini yatıştırabiliyor. Her duygu hemen çözülmek zorunda değildir. Bazı duygular önce görülmek ister. Beden Çoğu Zaman Zihinden Daha Dürüsttür Zihin açıklama üretmekte ustadır: “Aslında büyütülecek bir şey yok.” “Şükretmeliyim.” “Herkesin problemi var.” Ama beden kolay kolay yalan söylemez. Omuzlardaki ağırlık… Sıkılan çene… Derin nefes alamamak… Midede taş gibi duran o his… Bazen ruhun söyleyemediğini beden anlatır. Belki de gün içinde birkaç dakika durup sadece şunu sormak gerekir: “Şu an bedenimde ne oluyor?” İyileşme bazen tam da bu farkındalıkla başlar. Bazı Yaralar Tek Başına İyileşmez Bu yazının en gerçek kısmı belki de burası: Bazı acılar insanın tek başına taşıyabileceğinden daha ağırdır. Travma literatürü bize şunu gösteriyor: İnsan çoğu zaman ilişkiler içinde yaralanır ve yine ilişkiler içinde iyileşir. Bazen bir terapist… Bazen gerçekten dinleyen bir dost… Bazen ilk kez yargılanmadan konuşabildiğiniz güvenli bir alan… İyileştirici olan yalnızca konuşmak değildir. Birinin size gerçekten tanıklık etmesidir. Çünkü insan, görüldüğü yerde dönüşmeye başlar. Hissetmek Lüks Değil, İnsani Bir İhtiyaçtır Modern hayat bize sürekli şunu söylüyor: “Biraz daha dayan.” “Şimdi zamanı değil.” “Önce sorumluluklarını hallet.” Bu yüzden birçok insan duygularını sürekli erteliyor. Ama ertelenen duygu kaybolmaz. Birikir. Ve çoğu zaman en beklenmedik anda ortaya çıkar: Bir gece ansızın uyanırken… Bir toplantının ortasında… Ya da hiç beklenmeyen bir cümlenin içinde… Bu yüzden hissetmek bir lüks değildir. İnsan olmanın en temel parçalarından biridir. Belki bugün bu yazıyı bitirdikten sonra sadece birkaç dakika durabilirsiniz. Telefonu kenara bırakıp kendinize şu soruyu sorabilirsiniz: “Ben gerçekten nasılım?” Ve eğer cevap hemen gelmiyorsa, korkmayın. Çünkü bazen iyileşme, insanın ilk kez kendine gerçekten dürüst olmasıyla başlar. “İnsan kendi içine dönmekten korkar. Çünkü orada karşılaşacağı şeyi nasıl taşıyacağını bilemez. Oysa çoğu zaman içeride onu bekleyen şey, yıllardır ihmal edilmiş kendi hakikatidir.”

Hissetmeyi Unutan Çağın İnsanları: Geri Dönüş Mümkün mü?

 

Geçen gün bir danışanım şöyle dedi:

“Ağlamak istiyorum ama ağlayamıyorum. Sanki içimde bir yer kilitlenmiş ve anahtarını yıllar önce kaybetmişim.”

Son yıllarda bu cümleyi farklı insanlardan, farklı kelimelerle ama aynı duyguyla duyuyorum.
Kimisi, “Boğazımda bir düğüm var ama nedenini bilmiyorum” diyor.
Kimisi, “Hayatımda her şey yolunda gibi ama hiçbir şey hissedemiyorum…”

İlginç olan şu: Bu insanların çoğu dışarıdan bakıldığında başarılı, güçlü, hatta “iyi durumda” görünüyor. Ama iç dünyalarında sessiz bir kopuş yaşıyorlar. Kendilerinden uzaklaşmış gibiler.

Gabor Maté yıllar önce şöyle söylemişti:

“Modern toplum bize duygularımızdan uzaklaşmayı öğretiyor. Oysa iyileşmenin yolu, en derin duygularımızla yeniden bağ kurabilmekten geçiyor.”

Bu cümleyi okumak kolay. Ama gerçekten yaşamak… işte orası zor.

Hissizlik Bir Bozukluk Değil, Hayatta Kalma Stratejisidir

Duygusal kopukluk çoğu zaman bir “arıza” değildir.
Aslında, insanın hayatta kalabilmek için geliştirdiği bir uyum biçimidir.

Çocukken üzgün olduğumuzda:

“Abartma.”
“Ağlama.”
“Kocaman oldun hâlâ mı ağlıyorsun?”
“Korkacak bir şey yok.”

gibi cümlelerle büyüdük.

Bunlar çoğu zaman kötü niyetle söylenmedi. Ama çocuk zihni şu mesajı aldı:

“Bazı duygular burada kabul edilmiyor.”

Yıllar geçti, cümleler değişti ama mesaj aynı kaldı.

İş hayatında duygusal olmak “profesyonelliğe aykırı” sayıldı.
İlişkilerde kırılganlık göstermek “zayıflık” olarak görüldü.
Sosyal medyada mutsuz görünmek ise “negatif enerji” olarak etiketlendi.

Ve zamanla insan kendine şunu öğretmeye başladı:

“Hisset ama gösterme.”
Sonra: “Gösterme ama bastır.”
En sonunda da: “Hiç hissetme.”

Fakat duygular yok olmaz.
Sadece başka bir dil konuşmaya başlar.

Psikoterapi odasında bunun sayısız örneğine tanık oluyoruz. Bastırılmış öfke bedende kronik gerginliğe dönüşebiliyor. Yas tutulmamış kayıplar derin bir yorgunluk olarak geri dönebiliyor. Söylenemeyen korkular bazen çarpıntı, bazen nefes darlığı, bazen de açıklanamayan ağrılar hâline geliyor.

Çünkü beden, zihnin susturduğu şeyi taşımaya devam ediyor.

The Body Keeps the Score kitabının adı bu yüzden bu kadar çarpıcıdır:
“Beden kaydı tutar.”

İnsan Neden Hislerinden Kaçar?

Burada dürüst bir soru sormak gerekiyor:

İnsan neden duygularından uzaklaşır?

Çünkü gerçekten hissetmek kolay değildir.

Yıllarca kapalı tutulmuş bir odanın kapısını açtığınızda içeriden yalnızca huzur çıkmaz. Toz da çıkar. Bastırılmış anılar da… Yarım kalmış acılar da…

Bu yüzden “duygularınla yüzleş” tavsiyesi tek başına yeterli değildir. Hatta bazen kişiyi daha da yalnız hissettirebilir.

Çünkü mesele sadece hissetmek değil; o duyguyla güvenli bir şekilde kalabilmektir.

İyileşme çoğu zaman büyük yüzleşmelerle değil, küçük ve güvenli temaslarla başlar.

Peki Nereden Başlanır?

Bu yazıda uzun maddeler ya da mucize reçeteler vermeyeceğim. Çünkü insan ruhunun tek bir formülü yok.

Ama klinik deneyimlerimin bana öğrettiği birkaç önemli şey var:

Önce Çözmek Değil, Fark Etmek Gerekir

Birçok insan duygusunu fark ettiği anda hemen onu “düzeltmeye” çalışıyor.

Üzüldüğümüzde hemen:
“Nasıl geçer?”
“Kendimi nasıl toparlarım?”
sorularına gidiyoruz.

Oysa bazen yalnızca:

“Şu an üzgünüm.”

diyebilmek bile sinir sistemini sakinleştiren güçlü bir adımdır.

Matthew Lieberman’ın çalışmaları da gösteriyor ki, duyguyu isimlendirmek beynin alarm sistemini yatıştırabiliyor.

Her duygu hemen çözülmek zorunda değildir.
Bazı duygular önce görülmek ister.

Beden Çoğu Zaman Zihinden Daha Dürüsttür

Zihin açıklama üretmekte ustadır:

“Aslında büyütülecek bir şey yok.”
“Şükretmeliyim.”
“Herkesin problemi var.”

Ama beden kolay kolay yalan söylemez.

Omuzlardaki ağırlık…
Sıkılan çene…
Derin nefes alamamak…
Midede taş gibi duran o his…

Bazen ruhun söyleyemediğini beden anlatır.

Belki de gün içinde birkaç dakika durup sadece şunu sormak gerekir:

“Şu an bedenimde ne oluyor?”

İyileşme bazen tam da bu farkındalıkla başlar.

Bazı Yaralar Tek Başına İyileşmez

Bu yazının en gerçek kısmı belki de burası:

Bazı acılar insanın tek başına taşıyabileceğinden daha ağırdır.

Travma literatürü bize şunu gösteriyor:
İnsan çoğu zaman ilişkiler içinde yaralanır ve yine ilişkiler içinde iyileşir.

Bazen bir terapist…
Bazen gerçekten dinleyen bir dost…
Bazen ilk kez yargılanmadan konuşabildiğiniz güvenli bir alan…

İyileştirici olan yalnızca konuşmak değildir.
Birinin size gerçekten tanıklık etmesidir.

Çünkü insan, görüldüğü yerde dönüşmeye başlar.

Hissetmek Lüks Değil, İnsani Bir İhtiyaçtır

Modern hayat bize sürekli şunu söylüyor:

“Biraz daha dayan.”
“Şimdi zamanı değil.”
“Önce sorumluluklarını hallet.”

Bu yüzden birçok insan duygularını sürekli erteliyor.

Ama ertelenen duygu kaybolmaz.
Birikir.

Ve çoğu zaman en beklenmedik anda ortaya çıkar:
Bir gece ansızın uyanırken…
Bir toplantının ortasında…
Ya da hiç beklenmeyen bir cümlenin içinde…

Bu yüzden hissetmek bir lüks değildir.
İnsan olmanın en temel parçalarından biridir.

Belki bugün bu yazıyı bitirdikten sonra sadece birkaç dakika durabilirsiniz.

Telefonu kenara bırakıp kendinize şu soruyu sorabilirsiniz:

“Ben gerçekten nasılım?”

Ve eğer cevap hemen gelmiyorsa, korkmayın.

Çünkü bazen iyileşme, insanın ilk kez kendine gerçekten dürüst olmasıyla başlar.

“İnsan kendi içine dönmekten korkar. Çünkü orada karşılaşacağı şeyi nasıl taşıyacağını bilemez. Oysa çoğu zaman içeride onu bekleyen şey, yıllardır ihmal edilmiş kendi hakikatidir.”

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ozgunbakis.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.