Karanlığa Savaş Açmadı, Onun İçinde Parlamayı Seçti: "Engel Bedende Değil, Zihinlerdeki Önyargılardadır"

GÜNDEM
 

Karanlığa Savaş Açmadı, Onun İçinde Parlamayı Seçti: "Engel Bedende Değil, Zihinlerdeki Önyargılardadır"

Serebral Palsi tanısıyla büyüyen, çocukluğu hastane koridorlarında geçen ve kendisine "Yapamazsın" diyenlere inat hayallerinin peşinden giden Bera Tezcan, bugün hayranlıkla izlediği o koridorlara bir Fizyoterapist olarak geri döndü. Hayata ve toplumsal önyargılara karşı dik duruşuyla ilham veren Tezcan ile hayalleri, meslek yolculuğu ve içsel gücü üzerine ezber bozan bir söyleşi...
"Diplomanı alıp evinde mi oturacaksın?" diyenlere en güzel cevap! Serebral Palsi ile büyüyen ve çocukluğunu geçirdiği fizyoterapi salonlarına bugün bir Fizyoterapist olarak dönen Bera Tezcan'la söyleşi yaptık... 1. “Karanlığın içinde yürüyen bir hayatım” diyorsunuz. Karanlıkla savaşmak yerine onunla birlikte yürümeyi nasıl öğrendiniz? Güzel sorunuz için teşekkür ederim. Benim için karanlığı yenmeye çalışmak yerine onunla yürümeyi öğrenmek bir nevi enerjimi doğru yönetme kararıydı. Bizim gibi engelli bireyler için hayat zaten kendi zorluklarıyla geliyor. Bunun üzerine bir de toplumun önyargılarını kırmaya çalışmak, sürekli bir şeyleri kanıtlamak inanılmaz yıpratıcı ve yorucu bir süreç. Ben bunu denedim ve çok yorulduğumu fark ettim.Bu yüzden ‘karanlığı yenmek’ yerine, o karanlığın içinde pes etmeden yürüyebilmeyi ve her şeye rağmen parlayabilmeyi seçtim. Sürekli bir şeylerle savaşmak, insanlara kendimizi izletmeye veya anlatmaya çalışmak yerine; kendi hayallerimizin peşinden giderek, başarılarımızla var olmayı daha mantıklı buluyorum. Biz kendimizden vazgeçmeyip yolumuza devam ettikçe, insanların algıları ve önyargıları da zaten zamanla kendiliğinden kırılacaktır.   2. Serebral Palsi tanısıyla büyüyen ve çok sayıda ameliyat geçiren bir çocuk olarak, Fizyoterapi bölümünü seçme süreciniz nasıl gelişti? Fizyoterapi bölümünü seçmem, aslında benim için hayatın doğal bir akışı ve bir anlam arayışıydı. Çocukluğum fizyoterapi salonlarında, hastane koridorlarında fizyoterapistleri hayranlıkla izleyerekgeçti. Yürüyebilmenin ne kadar kıymetli bir hediye olduğunu, tek bir adım atabilmek için ne kadar büyük emekler verilmesi gerektiğini yaşayarak öğrendim; tabiri caizse bu süreci ilmek ilmek işledim. Bugün sağlıklı insanların farkında olmadan attığı o adımlar, benim hayatımın en büyük mücadel Hastanelerde o çocukların ve ailelerinin umut dolu ama bir o kadar da çaresiz bakışlarını bizzat görerek büyüdüm. Bir insanı, onun yaşadıklarını deneyimlemeden tam anlamıyla anlayabilmek çok zordur. Empati kurabilmek için o sürecin içinden geçmek gerekir. İşte ben, danışanlarımı ve hastalarımı sadece mesleki olarak değil, kalben de en iyi şekilde anlayabilmek için bu bölümü seçtim. Tabii ki bu yoldaki en büyük ilham kaynağım kendi fizyoterapistimdi. Onun insanlara olan yakınlığı, merhameti ve mesleğine olan sevgisi beni bu alana aşık etti. Üniversiteye başladığımda ne derslerde ne de pratik uygulamalarda hiç yabancılık çekmedim; çünkü zaten çocukluğumdan beri bana uygulanan, bildiğim ve yaşadığım şeylerle karşı karşıyaydım. Eğer insanlar bizim yaşadığımız zorlukları veya engelli ailelerinin hayatlarını bir an olsun deneyimleyebilselerdi, günlük hayatta dert ettikleri şeylerin aslında ne kadar önemsiz olduğunu hemen anlarlardı. Ben bu bölümü hem hastalarıma en doğru içgörüyle dokunabilmek hem de benim gibi insanların neler başarabileceğini, azmedince ‘imkansız’ diye bir şeyin olmadığını tüm dünyaya gösterebilmek için seçtim.” Tabii ki bu süreçte karşıma sadece kolaylıklar çıkmadı. Maalesef pek çok insanın hayatında olduğu gibi benim de karşıma ‘Yapamazsın, başaramazsın’ diyenler çıktı. Hatta bu bölümü seçtiğimde, ismini vermek istemediğim bir hocam bana aynen şöyle demişti: ’Bu bölümü neden seçtin, okuyup ne yapacaksın? Diplomanı alıp evinde mi oturacaksın? Hastalarına bu halinle yardımcı olabileceğini mi zannediyorsun?’Ben ve benim gibi birçok engelli birey, ne yazık ki hayatı boyunca bu tarz ‘yapamazsın’ cümleleriyle büyüyor. Ama bu ağır sözler bile benim hayallerimden vazgeçmeme engel olamadı; aksine beni daha da kamçıladı. Başta annemin ve kız kardeşimin sonsuz inancı ve desteğiyle, o kırıcı sözlere rağmen pes etmedim, okumaya devam ettim ve bu bölümü başarıyla bitirdim. Dünyaya yön veren Stephen Hawking bile engelli bir bireydi ve o haliyle insanlığın seyrini değiştiren bir bilim insanı oldu. Demek ki engel bedende değil, zihinlerdeki önyargılardadır. İşte ben bu bölümü; hem hastane koridorlarında o çaresiz ama umut dolu bakışlarla bekleyen çocukları ve aileleri en derin yerimden, kalben anlayabilmek için hem de bir fizyoterapist olmanın, hayallerinin peşinden gitmenin önünde hiçbir imkansızlık olmadığını tüm dünyaya göstermek için seçtim.   3. Aşk, evlilik ve annelik gibi hayallerinizi açıkça dile getirmek sizin için ne ifade ediyor? Bu duyguları ve hayalleri açık yüreklilikle dile getirmekten hiçbir zaman çekinmedim, utanmadım da. Neden utanayım ki? Sevmek, sevilmek, aşık olmak ya da anne olmak… Bunlar her insan için ne kadar doğalsa, biz engelli bireyler için de bir o kadar doğal ve insan Maalesef toplumda kalıplaşmış, görünmez kurallar var. İnsanlar zihinlerinde öyle algılar yaratmış ki; sanki ‘engelliler evlenemez’, ‘engelliler çocuk doğuramaz’ ya da ‘bir engelli kadın topuklu ayakkabı giyemez’ gibi sığ bir bakış açısı hakim. Bu kuralları doğa koymadı, bu sınırları tamamen insanların önyargıları çizdi. Ama hayatın gerçeği böyle değil; biz bu imkansız görülen şeylerin bal gibi de yaşandığını, hayatta karşılığı olduğunu her gün görüyoruz. Benim de hayatımda sevdiğim, değer verdiğim, kalbimi heyecanlandıran insanlar oldu; çünkü bu kalbe sahip olan her canlı için aşk en doğal haktır. Bu hayalleri bu kadar açık konuşmak benim için şu anlama geliyor: Ben, benimle benzer duyguları, hayalleri paylaşan ama bunu sesli söylemeye çekinen tüm engelli kardeşlerimin sesi oluyorum. Bizlerin sadece ‘yardıma muhtaç bireyler’ değil; arzuları, aşkları, estetik zevkleri ve gelecek hayalleri olan ‘tam ve eksiksiz insanlar’ olduğumuzu haykırıyorum. Bu önyargı duvarını yıkmanın tek yolu, saklanmak değil, hayatın tam içinde tüm doğallığımızla var olmaktır.   4. Kalabalıklar içinde kendinizi kabul etme sürecinizdeki kırılma noktası neydi? Kırılma noktası, insanların bakışlarını değiştiremeyeceğimi ama o bakışların bende yarattığı hissi değiştirebileceğimi ‘kusursuzluk’ algısının koca bir yanılsama olduğunu anladığım gündü. Toplumun dayattığı kalıplara uymak zorunda olmadığımı, yürümek ya da oturmak fark etmeksizin, hayat sahnesinde kendi adımlarımla (ya da kendi tekerleklerimle) var olduğumu gördüm. Utanç, gizlenecek bir şeyi olanlara mahsustur; oysa benim saklayacak hiçbir şeyim yok. O meraklı gözlerin baskısını, bana doğrultulmuş birer ayna olarak görmeyi bıraktım. Artık o gözlerde sadece kendi gücümü ve ne anladığım an oldu. Bir gün fark ettim ki, bana şaşkınlıkla ya da acıyarak bakan gözler aslında beni değil, kendi zihinlerindeki sınırları görüyorlar. Benim sınırım ise altımdaki tekerlekler veya elimdeki yürüteç değil; o bakışlara hapsolmaktı. Kendimi olduğum gibi kabul edip sevmeye başladığımda, dışarısının gürültüsü kesildi. Benim dik duruşum, bir meydan okuma değil; hayata ve kendime olan saygımın en doğal sonucudur.   5. Sizi ayakta tutan içsel gücün kaynağı nedir? Ailenizin rolü nedir? O bitmek bitmeyen gücün kaynağı, aslında insanın kendi içine dönmesi kendini eksikleriyle yaşanmışlıklarıyla kabul etmek ve orada gördüğü kişiyi her şeye rağmen kucaklayabilmesi. Tabii bu tek başıma yürüdüğüm bir yol da değildi. Annem ve ablam, bu içsel gücün en büyük kaleleri, hayatımın en güvenli limanları oldum bitti. Ben kendi içimde o kabulü yaşarken, onların varlığı, sevgisi ve arkamda duruşu bana her düştüğümde yeniden ayağa kalkacak gücü verdi. Onların sarsılmaz desteği olmasaydı, bu süreçleri kendi içimde bu kadar olgunlukla çözmem kesinlikle çok daha zor olurdu.   6. Serebral Palsi size ne kattı? Bu durum sizin için nasıl bir bakış açısına dönüştü? “Benim fazlalığım,“Sıradan bir insanın düşünmeden yaptığı şeylerin arkasındaki çabayı görmek”Hayat bana, gerçek gücün kaslarda değil, pes etmeyen bir zihinde ve ruhta olduğunu öğretti. “Herkes dünyayı ayaklarıyla adımlayarak keşfeder, ben ise sabrımla ve irademle adımlıyorum. Serebral Palsi’nin bana kazandırdığı en büyük fazlalık, derin bir empati yeteneği ve sarsılmaz bir sabırdir. Dünyanın ‘mükemmellik’ algısının ne kadar sığ olduğunu, asıl bütünlüğün kusursuzlukta değil, o kusur denilen şeyle barışıp daha güçlü ayağa kalkmakta olduğunu gördüm. Sıradan bir gözün‘engel’ olarak nitelendirdiği şey, benim için hayatı daha yüksek bir frekanstan algılama vizyonuna dönüştu. Dünyaya bir sıfır geride başladığını düşünenlerin içindeki o devasa potansiyeli görebiliyorum; çünkü kendimdeki o ‘fazlalığı’ her gün deneyimliyorum.   7. Son olarak, şu an zorlanan gençlere ne söylemek istersiniz? “Sön olarak Onlara şunu söylemek isterim: Hayat bazen önümüze fiziksel, zihinsel ya da çevresel duvarlar örebilir. engellerin sadece aşılmak için var olduğunun bir kanıtıdır. Karşılaştığım zorluklara ve fiziksel engellere rağmen pes etmeyip başardığımda anladım ki: En büyük engel zihnimizde kurduğumuz barikatlardır. Köşesine çekilmiş, pes etmek üzere olan gençlere mesajım çok net: Dünyanın sizi karartmasına izin vermeyin. Engel durumunuz, şartlarınız veya yaşadığınız tıkanıklık ne olursa olsun; pes ettiğiniz an, kendi ışığınızı söndürdüğünüz andır. Ben başardıysam, içindeki o gücü keşfeden herkes başarabılir. Kendi karanlığından korkma, o karanlığın içinden kendi yıldızını doğur!
Serebral Palsi tanısıyla büyüyen, çocukluğu hastane koridorlarında geçen ve kendisine "Yapamazsın" diyenlere inat hayallerinin peşinden giden Bera Tezcan, bugün hayranlıkla izlediği o koridorlara bir Fizyoterapist olarak geri döndü. Hayata ve toplumsal önyargılara karşı dik duruşuyla ilham veren Tezcan ile hayalleri, meslek yolculuğu ve içsel gücü üzerine ezber bozan bir söyleşi...

"Diplomanı alıp evinde mi oturacaksın?" diyenlere en güzel cevap!

Serebral Palsi ile büyüyen ve çocukluğunu geçirdiği fizyoterapi salonlarına bugün bir Fizyoterapist olarak dönen Bera Tezcan'la söyleşi yaptık...

1. “Karanlığın içinde yürüyen bir hayatım” diyorsunuz. Karanlıkla savaşmak yerine onunla birlikte yürümeyi nasıl öğrendiniz?

Güzel sorunuz için teşekkür ederim. Benim için karanlığı yenmeye çalışmak yerine onunla yürümeyi öğrenmek bir nevi enerjimi doğru yönetme kararıydı. Bizim gibi engelli bireyler için hayat zaten kendi zorluklarıyla geliyor.

Bunun üzerine bir de toplumun önyargılarını kırmaya çalışmak, sürekli bir şeyleri kanıtlamak inanılmaz yıpratıcı ve yorucu bir süreç. Ben bunu denedim ve çok yorulduğumu fark ettim.Bu yüzden ‘karanlığı yenmek’ yerine, o karanlığın içinde pes etmeden yürüyebilmeyi ve her şeye rağmen parlayabilmeyi seçtim.

Sürekli bir şeylerle savaşmak, insanlara kendimizi izletmeye veya anlatmaya çalışmak yerine; kendi hayallerimizin peşinden giderek, başarılarımızla var olmayı daha mantıklı buluyorum.

Biz kendimizden vazgeçmeyip yolumuza devam ettikçe, insanların algıları ve önyargıları da zaten zamanla kendiliğinden kırılacaktır.

 

2. Serebral Palsi tanısıyla büyüyen ve çok sayıda ameliyat geçiren bir çocuk olarak, Fizyoterapi bölümünü seçme süreciniz nasıl gelişti?

Fizyoterapi bölümünü seçmem, aslında benim için hayatın doğal bir akışı ve bir anlam arayışıydı. Çocukluğum fizyoterapi salonlarında, hastane koridorlarında fizyoterapistleri hayranlıkla izleyerekgeçti.

Yürüyebilmenin ne kadar kıymetli bir hediye olduğunu, tek bir adım atabilmek için ne kadar büyük emekler verilmesi gerektiğini yaşayarak öğrendim; tabiri caizse bu süreci ilmek ilmek işledim. Bugün sağlıklı insanların farkında olmadan attığı o adımlar, benim hayatımın en büyük mücadel Hastanelerde o çocukların ve ailelerinin umut dolu ama bir o kadar da çaresiz bakışlarını bizzat görerek büyüdüm.

Bir insanı, onun yaşadıklarını deneyimlemeden tam anlamıyla anlayabilmek çok zordur. Empati kurabilmek için o sürecin içinden geçmek gerekir. İşte ben, danışanlarımı ve hastalarımı sadece mesleki olarak değil, kalben de en iyi şekilde anlayabilmek için bu bölümü seçtim.

Tabii ki bu yoldaki en büyük ilham kaynağım kendi fizyoterapistimdi. Onun insanlara olan yakınlığı, merhameti ve mesleğine olan sevgisi beni bu alana aşık etti. Üniversiteye başladığımda ne derslerde ne de pratik uygulamalarda hiç yabancılık çekmedim; çünkü zaten çocukluğumdan beri bana uygulanan, bildiğim ve yaşadığım şeylerle karşı karşıyaydım.

Eğer insanlar bizim yaşadığımız zorlukları veya engelli ailelerinin hayatlarını bir an olsun deneyimleyebilselerdi, günlük hayatta dert ettikleri şeylerin aslında ne kadar önemsiz olduğunu hemen anlarlardı.

Ben bu bölümü hem hastalarıma en doğru içgörüyle dokunabilmek hem de benim gibi insanların neler başarabileceğini, azmedince ‘imkansız’ diye bir şeyin olmadığını tüm dünyaya gösterebilmek için seçtim.”

Tabii ki bu süreçte karşıma sadece kolaylıklar çıkmadı. Maalesef pek çok insanın hayatında olduğu gibi benim de karşıma ‘Yapamazsın, başaramazsın’ diyenler çıktı. Hatta bu bölümü seçtiğimde, ismini vermek istemediğim bir hocam bana aynen şöyle demişti: ’Bu bölümü neden seçtin, okuyup ne yapacaksın?

Diplomanı alıp evinde mi oturacaksın?

Hastalarına bu halinle yardımcı olabileceğini mi zannediyorsun?’Ben ve benim gibi birçok engelli birey, ne yazık ki hayatı boyunca bu tarz ‘yapamazsın’ cümleleriyle büyüyor.

Ama bu ağır sözler bile benim hayallerimden vazgeçmeme engel olamadı; aksine beni daha da kamçıladı.

Başta annemin ve kız kardeşimin sonsuz inancı ve desteğiyle, o kırıcı sözlere rağmen pes etmedim, okumaya devam ettim ve bu bölümü başarıyla bitirdim. Dünyaya yön veren Stephen Hawking bile engelli bir bireydi ve o haliyle insanlığın seyrini değiştiren bir bilim insanı oldu.

Demek ki engel bedende değil, zihinlerdeki önyargılardadır. İşte ben bu bölümü; hem hastane koridorlarında o çaresiz ama umut dolu bakışlarla bekleyen çocukları ve aileleri en derin yerimden, kalben anlayabilmek için hem de bir fizyoterapist olmanın, hayallerinin peşinden gitmenin önünde hiçbir imkansızlık olmadığını tüm dünyaya göstermek için seçtim.

 

3. Aşk, evlilik ve annelik gibi hayallerinizi açıkça dile getirmek sizin için ne ifade ediyor?

Bu duyguları ve hayalleri açık yüreklilikle dile getirmekten hiçbir zaman çekinmedim, utanmadım da. Neden utanayım ki?

Sevmek, sevilmek, aşık olmak ya da anne olmak… Bunlar her insan için ne kadar doğalsa, biz engelli bireyler için de bir o kadar doğal ve insan Maalesef toplumda kalıplaşmış, görünmez kurallar var. İnsanlar zihinlerinde öyle algılar yaratmış ki; sanki ‘engelliler evlenemez’, ‘engelliler çocuk doğuramaz’ ya da ‘bir engelli kadın topuklu ayakkabı giyemez’ gibi sığ bir bakış açısı hakim.

Bu kuralları doğa koymadı, bu sınırları tamamen insanların önyargıları çizdi. Ama hayatın gerçeği böyle değil; biz bu imkansız görülen şeylerin bal gibi de yaşandığını, hayatta karşılığı olduğunu her gün görüyoruz.

Benim de hayatımda sevdiğim, değer verdiğim, kalbimi heyecanlandıran insanlar oldu; çünkü bu kalbe sahip olan her canlı için aşk en doğal haktır.

Bu hayalleri bu kadar açık konuşmak benim için şu anlama geliyor: Ben, benimle benzer duyguları, hayalleri paylaşan ama bunu sesli söylemeye çekinen tüm engelli kardeşlerimin sesi oluyorum. Bizlerin sadece ‘yardıma muhtaç bireyler’ değil; arzuları, aşkları, estetik zevkleri ve gelecek hayalleri olan ‘tam ve eksiksiz insanlar’ olduğumuzu haykırıyorum.

Bu önyargı duvarını yıkmanın tek yolu, saklanmak değil, hayatın tam içinde tüm doğallığımızla var olmaktır.

 

4. Kalabalıklar içinde kendinizi kabul etme sürecinizdeki kırılma noktası neydi?

Kırılma noktası, insanların bakışlarını değiştiremeyeceğimi ama o bakışların bende yarattığı hissi değiştirebileceğimi ‘kusursuzluk’ algısının koca bir yanılsama olduğunu anladığım gündü.

Toplumun dayattığı kalıplara uymak zorunda
olmadığımı, yürümek ya da oturmak fark etmeksizin, hayat sahnesinde kendi adımlarımla (ya da kendi tekerleklerimle) var olduğumu gördüm. Utanç, gizlenecek bir şeyi olanlara mahsustur; oysa benim saklayacak hiçbir şeyim yok.

O meraklı gözlerin baskısını, bana doğrultulmuş birer ayna olarak görmeyi bıraktım.
Artık o gözlerde sadece kendi gücümü ve ne anladığım an oldu. Bir gün fark ettim ki, bana şaşkınlıkla ya da acıyarak bakan gözler aslında beni değil, kendi zihinlerindeki sınırları görüyorlar.

Benim sınırım ise altımdaki tekerlekler veya elimdeki yürüteç değil; o bakışlara hapsolmaktı. Kendimi olduğum gibi kabul edip sevmeye başladığımda, dışarısının gürültüsü kesildi.

Benim dik duruşum, bir meydan okuma değil; hayata ve kendime olan saygımın en doğal sonucudur.

 

5. Sizi ayakta tutan içsel gücün kaynağı nedir? Ailenizin rolü nedir?

O bitmek bitmeyen gücün kaynağı, aslında insanın kendi içine dönmesi kendini eksikleriyle yaşanmışlıklarıyla kabul etmek ve orada gördüğü kişiyi her şeye rağmen kucaklayabilmesi.
Tabii bu tek başıma yürüdüğüm bir yol da değildi.

Annem ve ablam, bu içsel gücün en büyük kaleleri, hayatımın en güvenli limanları oldum bitti. Ben kendi içimde o kabulü yaşarken, onların varlığı, sevgisi ve arkamda duruşu bana her düştüğümde yeniden ayağa kalkacak gücü verdi.

Onların sarsılmaz desteği olmasaydı, bu süreçleri kendi içimde bu kadar olgunlukla çözmem kesinlikle çok daha zor olurdu.

 

6. Serebral Palsi size ne kattı? Bu durum sizin için nasıl bir bakış açısına dönüştü?

“Benim fazlalığım,“Sıradan bir insanın düşünmeden yaptığı
şeylerin arkasındaki çabayı görmek”Hayat bana, gerçek gücün kaslarda değil, pes etmeyen bir zihinde ve ruhta olduğunu öğretti.

“Herkes dünyayı ayaklarıyla adımlayarak keşfeder, ben ise sabrımla ve irademle adımlıyorum.

Serebral Palsi’nin bana kazandırdığı en büyük
fazlalık, derin bir empati yeteneği ve sarsılmaz bir sabırdir.
Dünyanın ‘mükemmellik’ algısının ne kadar sığ olduğunu, asıl bütünlüğün kusursuzlukta değil, o kusur denilen şeyle barışıp daha güçlü ayağa kalkmakta olduğunu gördüm.

Sıradan bir gözün‘engel’ olarak nitelendirdiği şey, benim için hayatı daha yüksek bir frekanstan algılama vizyonuna dönüştu.

Dünyaya bir sıfır geride başladığını düşünenlerin içindeki o devasa potansiyeli görebiliyorum; çünkü kendimdeki o ‘fazlalığı’ her gün deneyimliyorum.

 

7. Son olarak, şu an zorlanan gençlere ne söylemek istersiniz?

“Sön olarak Onlara şunu söylemek isterim: Hayat bazen
önümüze fiziksel, zihinsel ya da çevresel duvarlar örebilir. engellerin sadece aşılmak için var olduğunun bir kanıtıdır. Karşılaştığım zorluklara ve fiziksel engellere rağmen pes etmeyip başardığımda anladım ki: En büyük engel zihnimizde kurduğumuz barikatlardır.

Köşesine çekilmiş, pes etmek üzere olan gençlere mesajım çok net: Dünyanın sizi karartmasına izin vermeyin.

Engel durumunuz, şartlarınız veya yaşadığınız tıkanıklık ne olursa olsun; pes ettiğiniz an, kendi ışığınızı söndürdüğünüz andır. Ben başardıysam, içindeki o gücü keşfeden herkes başarabılir.

Kendi karanlığından korkma, o karanlığın içinden kendi yıldızını doğur!

Habere ifade bırak !
Habere ait etiket tanımlanmamış.
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ozgunbakis.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.