Hani bazen eski fotoğraf albümlerine dalıp gidersiniz...
Burnunuzda o bebek kokusu, avucunuzda sımsıcak, minicik bir elin güven veren ağırlığı canlanır.
"Anne" ya da "baba" deyişindeki o koşulsuz teslimiyeti hatırlarsınız. İşte tam o an, boğazınıza bir düğüm atılır. Çünkü şimdi koridorun ucundaki odadan gelen ses veya o kapanan kapılar, o tanıdık masala ait değil gibidir.
Danışanlarımın o endişeli gözlerle sorduğu soruyu çok iyi biliyorum:
"Hocam, benim o neşeli çocuğuma ne oldu? Neden bu kadar öfkeli, neden bu kadar dağınık?"
Korkmayın. O hiçbir yere gitmedi. Sadece şu an, hem bedeninde hem de ruhunda muazzam bir "yeniden inşa" süreci var.
İçerideki Şantiye: Biyolojik ve Psikolojik Fırtına
Ergenlik dönemine bir “şantiye alanı” dememiz boşuna değildir. Peki, bu toz duman neden kalkıyor? Çünkü çocuğunuzun beyninde sessiz bir devrim yaşanıyor.
Bilim bize şunu söylüyor: Ergen beyninde duyguları yöneten merkez (amigdala) gaz pedalı gibi son sürat çalışırken, fren mekanizması olan, mantıklı düşünmeyi sağlayan merkez (prefrontal korteks) henüz “tadilattadır.” Yani çocuğunuz, duygularını uçlarda yaşarken onları frenleyecek donanıma henüz tam olarak sahip değildir.
Hormonların vücuda saldığı o kimyasal kokteyl, bedensel değişimlerin getirdiği yabancılaşma hissi ve “ben kimim?” sorusunun ağırlığı... Bir düşünün; bedeni hızla büyüyen ama ruhu bu hıza yetişmeye çalışan bir gencin sakarlığını, öfkesini veya içe kapanmasını yargılayabilir miyiz? O dağınık oda, aslında zihnindeki karmaşanın bir yansımasıdır.
Ruhun İlacı: Sanat ve Sahne
İşte tam bu noktada o tozlu şantiye alanını düzenleyecek en güçlü araç devreye girmelidir: Sanat ve İfade.
Gençler, içlerindeki bu fırtınayı kelimelerle anlatmakta zorlanırlar. “Neyin var?” diye sorduğunuzda aldığınız o sessizliğin sebebi, hissettiklerini tanımlayacak kelimeleri henüz bulamamalarıdır. O yüzden ergenlik, sözün bittiği ve eylemin başladığı yerdir.
Bir sosyolog ve aile danışmanı olarak üzerine basarak söylüyorum; gençlerin ruhu, sanatla ve dramayla nefes alır. Okullarımızda, hayatımızda psikodrama ve sanatsal faaliyetler lüks değil, bir ihtiyaçtır.
Neden mi? Çünkü drama sahnesinde bir genç, gerçek hayatta korktuğu duygularla yüzleşir. Oynadığı bir rolde bastırdığı öfkesini güvenle dışa vurur. Bir şiirde, bir resimde veya bir tiyatro oyununda;
“Ben buradayım, hislerim gerçek ve ben değerliyim” demenin yolunu bulur.
Sanat, onların içindeki kaosu estetik bir düzene sokar. Onlara “anlaşılma” hissini, didaktik nasihatler değil; duygularını özgürce ifade edebildikleri bu alanlar verir.
Evimiz Bir Mahkeme Değil, Bir Limandır
Sevgili anne babalar, bu hafta çocuğunuza bakarken o bitmeyen tadilatı, o biyolojik zorlanmayı hatırlayın.
Çocuğumuzu ders notlarıyla değil, yetenekleriyle ve ilgileriyle görmeliyiz. Bırakın kendini bir şarkıyla, bir çizimle ya da sadece hayalleriyle anlatsın. Sizden beklediği, bu inşaat sürecinde eline çekiç alıp onu düzeltmeniz değil; sadece baretinizi takıp,
“Burada işler karışık ama ben yanındayım, güvendesin” diyerek kenarda beklemenizdir.
Unutmayalım; ergenlik, çocuğunuzun evden kopuşu değil, kendi kimliğini giyiniş provasıdır. Ve bu provada en büyük alkışı, sizden beklemektedir.