Sudegül Aytaş’tan Ezber Bozan Analiz: “Zarar Vermemek, İyi Aile Olmak İçin Yeterli mi?”
Sudegül Aytaş’tan Ezber Bozan Analiz: “Zarar Vermemek, İyi Aile Olmak İçin Yeterli mi?”
Yazar Sudegül Aytaş, toplumdaki "iyi aile" algısını sorgulaya açtı. Aytaş’a göre, fiziksel ihtiyaçların karşılanması tek başına yeterli değil; asıl yara, duyguların görmezden gelindiği "sessiz ihmallerde" saklı.
“İyi Aile” Mitinin Görünmeyen Yaraları
“Bizim ailemiz iyiydi aslında.”
Kimse bağırmıyordu, kimse vurmadı, kimse evi terk etmedi. Dışarıdan bakıldığında düzenli, güvenli, hatta örnek gösterilebilecek bir aile vardı. İşte tam da bu yüzden bazı yaraların adı konulamaz. Çünkü ortada herkesin kabul ettiği türden bir travma yoktur.
Toplumda “iyi aile” denildiğinde çoğu zaman fiziksel ihtiyaçların karşılanması anlaşılır. Çocuğun karnı doymuştur, okula gönderilmiştir, üstü başı yerindedir. Oysa psikolojik açıdan iyi aile, yalnızca zarar vermeyen değil; çocuğun duygularına yer açan ailedir. Çünkü çocuk sadece bakılmaya değil, görülmeye de ihtiyaç duyar.
Duyguların konuşulmadığı, ihtiyaçların küçümsendiği, “abartma”, “geçer”, “bunda ağlanacak ne var” cümleleriyle büyüyen çocuklar genellikle çok uyumludur. Sessizdirler, sorun çıkarmazlar, beklentilere göre şekillenirler. Bu uyum dışarıdan bakıldığında bir başarı gibi algılanır. Ama çoğu zaman bu, çocuğun kendinden vazgeçme pahasına geliştirdiği bir stratejidir.
Bu çocuklar şunu öğrenir: Hissetmek yük olmaktır. İstemek bencilliktir. Üzülmek sorun çıkarmaktır. Ve zamanla kendi duygularını bastırmayı, ihtiyaçlarını geri plana atmayı alışkanlık haline getirirler. Çünkü böyle olmak daha güvenlidir.
“İyi aile” mitinin görünmeyen yarası tam da burada başlar. Ortada bağıran bir acı yoktur ama derin bir eksiklik vardır. Bu eksiklik yetişkinlikte kendini farklı şekillerde gösterir: Ne istediğini bilememek, sınır koyamamak, ilişkilerde hep alttan almak, sürekli onay aramak, özgüven sorunları yaşamak…
Bu insanlar çoğu zaman “ailemle ilgili büyük bir problemim yok” der ama içten içe bir şeylerin eksik olduğunu hisseder. Çünkü yaşanan şey bir travmadan çok, ihmalin sessizliğidir. Ve sessiz kalan şeylerin izi, bağıranlardan daha geç fark edilir.
Belki de bu yüzden birçok yetişkin, bugün kendi duygularına yabancı hissediyor. Ne hissettiğini anlamakta zorlanıyor, ihtiyaçlarını ifade edemiyor. Çünkü çocukken duygularının bir karşılığı olmamıştır.
Belki de sormamız gereken soru şudur:
Bir aile, sadece zarar vermediği için mi iyidir; yoksa çocuğun duygularına gerçekten yer açabildiği için mi?
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.