Sınır koyduktan sonra gelen suçluluk duygusu çoğu zaman bireysel bir hassasiyet değil, ilişkisel ve toplumsal olarak öğrenilmiş bir yük olarak karşımıza çıkar. Danışmanlık sürecinde en sık duyulan cümlelerden biri şudur: “Haklı olduğumu biliyorum ama yine de içim rahat etmiyor.”
Bu noktada durup şu soruyu sormak gerekir: Neden kendimizi koruduğumuzda bile huzur hissedemiyoruz?
Sosyolojik açıdan bakıldığında, özellikle aile yapısının güçlü olduğu toplumlarda sınır koymak çoğu zaman ayrışma, hatta vefasızlık ile eş tutulur. Çocuklukta verilen mesajlar genellikle nettir: “Büyüğün kırılmaz”, “Aile içinde sorun çıkarılmaz”, “İyi insan alttan alır.” Bu mesajlar zamanla bireyin iç dünyasında bir denetim mekanizmasına dönüşür.
Aile sistemleri kuramına göre sınırlar; kopuş değil, rollerin ve sorumlulukların netleşmesi için gereklidir. Sağlıklı sınırlar olmayan ailelerde bireyler başkalarının duygularını kendi sorumluluğu gibi taşır, “hayır” dediğinde ilişkiyi kaybedeceğine inanır.
Her suçluluk duygusu sağlıklı bir vicdanın sesi değildir. Bazen bu duygu öğretilmiş itaati, bastırılmış öfkeyi ve görülmeyen ihtiyaçları örtmek için ortaya çıkar.
Terapötik süreçte kişi şunu fark etmeye başlar: Sınır koyduğunda gelen rahatsızlık geçici, sınır koymadığında oluşan tükenmişlik ise kalıcıdır.
Sınır koymak sevgisizlik değildir. İlişkide kalırken kendini kaybetmemeyi öğrenmektir