Öznur Eker Uzman Sosyolog & Aile ve Evlilik Danışmanı
Köşe Yazarı
Öznur Eker Uzman Sosyolog & Aile ve Evlilik Danışmanı
 

Kahve Kokulu Esaret ve Sınır Çizemeyen Ruhlar

Her sabah güne başlamak, o bitmek bilmeyen sorumluluk sahnesine adım atmak için  elinizdeki kahve fincanına ne kadar muhtaçsınız?  Peki ya o fincanın içinde eriyen şey sadece  kafein değil de, hayatınızdaki insanlara diyemediğiniz 'hayır'ların ağırlığıysa? Geçenlerde bütünsel sağlık uzmanı Barbara O’Neill’ın çarpıcı bir konuşmasına denk geldim.  Şöyle diyordu:  “Siz hiç yorgun doğmadınız.” Bedenimizin doğayla, evrenle muazzam bir sirkadiyen ritim  içinde olduğunu; güneşle uyanıp güneşle dinlenmesi gerektiğini anlatıyordu. O’Neill’a göre  modern insanın en büyük yanılgısı, sabahları uyanabilmek için sığındığı o kahverengi sıvının vücuda gerçek bir enerji verdiğini sanmasıydı.   Oysa kafein, beynin yorgunluk sinyallerini  bloke eden sahte bir pilden başka bir şey değildi.Bu tespiti dinlerken, zihnim beni o tanıdık yüzlere, o derin insan hikayelerine götürdü. Barbara O’Neill meseleye son derece haklı bir  yerden, biyolojik ve hücresel sağlık penceresinden bakıyordu. Ancak bizim dünyamızda, yani ilişkiler evreninde, o “hücresel açlık ve geçmeyen kronik yorgunluk”, çoğunlukla yanlış  beslenmeden değil, duygusal olarak yanlış beslenmekten ve sınır çizememekten kaynaklanır. Siz hiç yorgun doğmadınız; taşımak zorunda olmadığınız yükleri sonradan sırtlanarak  yoruldunuz. Her sabah gözünü açar açmaz "Kahve içmeden asla kendime gelemiyorum, güne  adapte olamıyorum" diyen yetişkinlerin hayat öykülerini biraz kazıdığımızda, altından  neredeyse her zaman aynı örüntü çıkar: Aşırı vericilik ve hayır diyememek. Aile içinde, evlilikte, iş yerinde ya da arkadaşlık ilişkilerinde "her şeyi halleden, herkesin imdadına koşan, asla yıkılmayan o güçlü kişi" rolünü üstlenen insanlar, kendi sınırlarını her gün acımasızca ihlal ederler. Beden bu ağır yükün altında ezildiğinde, doğası gereği bir isyan bayrağı açar ve durmak ister.  İşte tam o esnada kişi, o kusursuz, fedakar ve her şeye yetişen “güçlü imajını” kaybetmemek  için kahveye sarılır. Kafeinin yarattığı o suni “savaş ya da kaç” alarmıyla bedeninin, ruhunun  ve hücrelerinin çığlığını acımasızca susturur. Yani sorun sadece bardağınızdaki kafein miktarı değildir; sorun, hayat sahnesinde kendinizi sahte pillerle zorla koşturmaya çalışmanızdır. Fark ettiğimiz bir diğer acı gerçek ise o kahve fincanının aslında “yasal bir kaçış alanı”  olmasıdır. Evliliğinde ya da ailesinde partnerinin sorumluluklarını da üstlenen, bitmek  bilmeyen talepler karşısında boğulan bir yetişkin için kahve hazırlayıp balkona çıktığı o on dakika, aslında kafein ihtiyacından ziyade, evdeki krizlerden ve yüzleşmelerden kaçabildiği tek “suçsuz” alandır. Kimse kahve içen birine “Neden oradasın?” demez; o fincan, sınır çizemeyen insanın dünyaya karşı ördüğü geçici, kırılgan bir duvardır. Eğer siz de kendinizi o yapay uyarım mekanizmaları olmadan hayattan keyif alamayan, sabahları yataktan kalkacak motivasyonu kendi iç kaynaklarında bulamayan biri olarak görüyorsanız, kendinize şu cesur soruyu sormanın vakti gelmiştir: "Eğer bu sahte enerji olmasaydı, yüzleşmekten korktuğum o büyük boşluk ve yorgunluk bana ne söylemeye çalışıyor olurdu? Başkalarına “evet” derken kendinize kaç kez “hayır” dediğinizi hesaplayın. Gerçek enerji,  hücrelerinize zorla kafein doldurarak değil; ilişkilerinizde adil bir yük paylaşımı yapıp hak  ettiğiniz desteği istediğinizde geri gelecektir. Bugün o fincanı bir anlığına masaya bırakın, bedeninizi sahte pillerle kandırmaktan vazgeçin ve hayatınızdaki insanlara şu cümleyi  kurmayı deneyin: “Çok yorgunum ve artık her şeye tek başıma yetişmek istemiyorum. Biraz durmaya ve  desteklenmeye ihtiyacım var.

Kahve Kokulu Esaret ve Sınır Çizemeyen Ruhlar


Her sabah güne başlamak, o bitmek bilmeyen sorumluluk sahnesine adım atmak için 
elinizdeki kahve fincanına ne kadar muhtaçsınız? 

Peki ya o fincanın içinde eriyen şey sadece 
kafein değil de, hayatınızdaki insanlara diyemediğiniz 'hayır'ların ağırlığıysa?
Geçenlerde bütünsel sağlık uzmanı Barbara O’Neill’ın çarpıcı bir konuşmasına denk geldim. 

Şöyle diyordu: 
“Siz hiç yorgun doğmadınız.” Bedenimizin doğayla, evrenle muazzam bir sirkadiyen ritim 
içinde olduğunu; güneşle uyanıp güneşle dinlenmesi gerektiğini anlatıyordu.

O’Neill’a göre  modern insanın en büyük yanılgısı, sabahları uyanabilmek için sığındığı o kahverengi sıvının vücuda gerçek bir enerji verdiğini sanmasıydı.

 

Oysa kafein, beynin yorgunluk sinyallerini 

bloke eden sahte bir pilden başka bir şey değildi.Bu tespiti dinlerken, zihnim beni o tanıdık yüzlere, o derin insan hikayelerine götürdü.

Barbara O’Neill meseleye son derece haklı bir 
yerden, biyolojik ve hücresel sağlık penceresinden bakıyordu. Ancak bizim dünyamızda, yani ilişkiler evreninde, o “hücresel açlık ve geçmeyen kronik yorgunluk”, çoğunlukla yanlış 
beslenmeden değil, duygusal olarak yanlış beslenmekten ve sınır çizememekten kaynaklanır.


Siz hiç yorgun doğmadınız; taşımak zorunda olmadığınız yükleri sonradan sırtlanarak 
yoruldunuz. Her sabah gözünü açar açmaz "Kahve içmeden asla kendime gelemiyorum, güne 
adapte olamıyorum" diyen yetişkinlerin hayat öykülerini biraz kazıdığımızda, altından 
neredeyse her zaman aynı örüntü çıkar: Aşırı vericilik ve hayır diyememek.

Aile içinde, evlilikte, iş yerinde ya da arkadaşlık ilişkilerinde "her şeyi halleden, herkesin imdadına koşan, asla yıkılmayan o güçlü kişi" rolünü üstlenen insanlar, kendi sınırlarını her gün acımasızca ihlal ederler.


Beden bu ağır yükün altında ezildiğinde, doğası gereği bir isyan bayrağı açar ve durmak ister. 
İşte tam o esnada kişi, o kusursuz, fedakar ve her şeye yetişen “güçlü imajını” kaybetmemek 
için kahveye sarılır.

Kafeinin yarattığı o suni “savaş ya da kaç” alarmıyla bedeninin, ruhunun 
ve hücrelerinin çığlığını acımasızca susturur.

Yani sorun sadece bardağınızdaki kafein miktarı değildir; sorun, hayat sahnesinde kendinizi sahte pillerle zorla koşturmaya çalışmanızdır.


Fark ettiğimiz bir diğer acı gerçek ise o kahve fincanının aslında “yasal bir kaçış alanı” 
olmasıdır.

Evliliğinde ya da ailesinde partnerinin sorumluluklarını da üstlenen, bitmek 
bilmeyen talepler karşısında boğulan bir yetişkin için kahve hazırlayıp balkona çıktığı o on dakika, aslında kafein ihtiyacından ziyade, evdeki krizlerden ve yüzleşmelerden kaçabildiği tek “suçsuz” alandır.

Kimse kahve içen birine “Neden oradasın?” demez; o fincan, sınır çizemeyen insanın dünyaya karşı ördüğü geçici, kırılgan bir duvardır.


Eğer siz de kendinizi o yapay uyarım mekanizmaları olmadan hayattan keyif alamayan, sabahları yataktan kalkacak motivasyonu kendi iç kaynaklarında bulamayan biri olarak görüyorsanız, kendinize şu cesur soruyu sormanın vakti gelmiştir: "Eğer bu sahte enerji olmasaydı, yüzleşmekten korktuğum o büyük boşluk ve yorgunluk bana ne söylemeye çalışıyor olurdu?


Başkalarına “evet” derken kendinize kaç kez “hayır” dediğinizi hesaplayın. Gerçek enerji, 
hücrelerinize zorla kafein doldurarak değil; ilişkilerinizde adil bir yük paylaşımı yapıp hak 
ettiğiniz desteği istediğinizde geri gelecektir.

Bugün o fincanı bir anlığına masaya bırakın, bedeninizi sahte pillerle kandırmaktan vazgeçin ve hayatınızdaki insanlara şu cümleyi 
kurmayı deneyin:
“Çok yorgunum ve artık her şeye tek başıma yetişmek istemiyorum. Biraz durmaya ve 
desteklenmeye ihtiyacım var
.

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ozgunbakis.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.