Bir insanın kim olduğunu anlamak için bazen bugüne değil, çok daha geriye; çocukluğun sessiz ve görünmez yıllarına bakmak gerekir. Çünkü kişiliğin ilk izleri çoğu zaman bu dönemde atılır. Çocukluk, yalnızca büyümenin değil, aynı zamanda duyguların, ihtiyaçların ve ilişkilerin ilk kez anlam kazandığı bir süreçtir.
Psikoloji literatüründe “psikoseksüel dönemler” olarak adlandırılan gelişim evreleri, bireyin doğumdan yetişkinliğe uzanan yolculuğunda önemli bir yer tutar. Her birey bu dönemlerden geçer; ancak bu süreçlerin yaşanma biçimi her çocukta aynı değildir. Bazı çocuklarda döneme özgü davranışlar oldukça belirgin şekilde görülürken, bazılarında daha silik ve fark edilmesi zor biçimde ortaya çıkabilir. Buna rağmen bu dönemlerin her biri, bireyin iç dünyasında izler bırakır.
Bu gelişim evreleri yalnızca fiziksel büyüme ile sınırlı değildir. Aynı zamanda beceri kazanma, duyguları tanıma ve sosyal ilişkileri öğrenme gibi psikososyal süreçleri de içerir. Çocuğun bu dönemlerde karşılaştığı tutumlar, onun ihtiyaçlarının nasıl karşılandığını ve duygularının nasıl düzenlendiğini belirler.
Gelişim dönemlerinde ihtiyaçların dengeli biçimde karşılanması, çocuğun ruhsal gelişimi için oldukça önemlidir. Ancak ihtiyaçların aşırı bastırılması ya da tam tersine sınırsız biçimde karşılanması, ilerleyen yıllarda bazı içsel çatışmalara zemin hazırlayabilir. Bazen bu durum küçük davranış kalıpları olarak kalırken, bazen de yetişkinlikte ortaya çıkan daha derin psikolojik sorunların temelini oluşturabilir.
Her ne kadar bu kuramlar bazı uzmanlar tarafından zaman zaman abartılı bulunarak eleştirilse de, psikolojik gözlemler çocukluk deneyimlerinin kişilik oluşumunda önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Bu nedenle çocukluğu yalnızca geçip giden bir dönem olarak değil, bireyin ruhsal dünyasının şekillendiği temel bir zemin olarak görmek gerekir.
Çünkü çoğu zaman yetişkinlikte karşımıza çıkan duyguların, korkuların ve ilişki biçimlerinin kökleri; çocukluğun o görünmez ama derin izler bırakan yıllarında saklıdır.