Günümüzde mutluluk neredeyse bir görev gibi sunuluyor.
Sosyal medyada gülümseyen yüzler, “pozitif ol” öğütleri, iyi hissetmediğimizde bile güçlü görünme baskısı… Tüm bunlar, mutsuz olmayı bir eksiklik ya da başarısızlık gibi algılamamıza neden olabiliyor.
Oysa psikoloji bize çok net bir şey söylüyor:
İnsan zihni sürekli mutlu olmak üzere tasarlanmadı.
Duygular; tıpkı bedenin ağrı, susuzluk ya da yorgunluk sinyalleri gibi, bize bir şey anlatmak için var. Üzüntü, kaygı, öfke ya da boşluk hissi; bastırılması gereken düşmanlar değil, anlaşılması gereken içsel mesajlardır. Her duygunun bir işlevi vardır. Mutsuzluk da buna dahildir.
Araştırmalar, duyguları bastırmanın kısa vadede rahatlatıcı gibi görünse de uzun vadede psikolojik yükü artırdığını gösteriyor. Sürekli “iyi hissetmeliyim” düşüncesi, kişinin kendisiyle olan ilişkisini zedeleyebiliyor. Çünkü insan, hissettiği duyguyu değil; o duyguya verdiği tepkiyi kontrol edebilir.
Toplumda sıkça karşılaştığımız bir yanılgı da şudur:
“Güçlü insanlar üzülmez.”
Oysa duygularını fark edebilen, adlandırabilen ve gerektiğinde yardım isteyebilen insanlar psikolojik olarak daha dayanıklıdır. Güç; her zaman ayakta durmak değil, bazen durup dinlenebilmektir.
Her gün mutlu olmak zorunda değilsin.
Bazen sadece yorgun olabilirsin.
Bazen her şey yolundayken bile içinin daralması mümkündür.
Bu, senin zayıf olduğun anlamına gelmez; insan olduğun anlamına gelir.
Gerçek iyilik hali; sürekli gülümsemek değil, iyi hissetmediğin anlarda kendine anlayış gösterebilmektir. Duygularına alan açtığında, onları yargılamadan kabul ettiğinde, zaten dönüşüm kendiliğinden başlar.
Unutma:
Mutluluk bir hedef değil, gelip geçen bir duygudur.
Ve sen, her hâlinle yeterlisin.