Hayat, bazı dönemlerde insanı kendiyle baş başa bırakır. Bu baş başalık, çoğu zaman yanlışlıkla yalnızlık olarak adlandırılır.
Oysa tek başına olmak, her zaman bir eksiklik ya da yoksunluk anlamına gelmez. Bazen bu hâl, bireyin iç dünyasına yaklaşabildiği nadir anlardan biridir.
Tek başına kalmak; duyguların bastırılmadan hissedilebildiği, düşüncelerin aceleye getirilmeden duyulabildiği bir içsel alan yaratır.
Yalnızlık ise çoğunlukla, görülmediğini ve anlaşılmadığını hissetmenin ağırlığıyla ortaya çıkar. Bu iki deneyim arasındaki farkı ayırt edebilmek, ruhsal iyilik hâlinin önemli bir parçasıdır.
İnsan, ilişkiler içinde var olur; ancak her temas dışarıda kurulmaz.
Bazen en sürdürülebilir bağ, kişinin kendisiyle kurabildiği bağdır.
Zorlayıcı zamanlarda bireyi ayakta tutan şey, her zaman somut bir destek değil; içselleştirilmiş güven, anlamlandırma becerisi ve duygularla kalabilme kapasitesidir.
Bu nedenle tek başına olmak, bir başarısızlık göstergesi değildir. Aksine, bireyin kendini daha yakından tanıdığı bir eşiktir.
Bu eşikte hissedilen kırılganlık, insan olmanın doğal bir parçasıdır.
Evet, tek başınasın.
Ama bu yolculukta yalnız değilsin.