Hayatın belli dönemlerinde bir şeylerle, insanlarla, hatta eski hâllerimizle vedalaşmak zorunda kalırız. Bu bir tercih değil, çoğu zaman bir gerekliliktir. Peki neden? Hep aynı insanlarla yürüyemez miyiz bu yolu? Ömür boyu aynı fikirleri savunup aynı duyguların içinde kalamaz mıyız? Elbette kalabiliriz. Konforlu olurdu. Güvenli olurdu. Ama canlı olmazdı.
Vedalaşmak acıtır çünkü bağ kurmuşuzdur. Alışmışızdır. Kimliğimizin bir parçasını oraya bırakıyormuş gibi hissederiz. Oysa çoğu vedalaşma bir kayıp değil, bir yer açmadır. Yeni bir düşünceye, daha sahici bir ilişkiye, daha cesur bir benliğe alan açmak.
Değişim romantik bir süreç değildir. Dağınıktır, huzursuzdur, bazen yalnızlaştırır. Ama ilerleme dediğimiz şey tam olarak buradan geçer. Aynı yerde kalmak, aynı insanlarla sırf tanıdık diye devam etmek, artık bize hizmet etmeyen düşünceleri sırf alışıldık diye taşımak; bunlar sadakat değil, ertelemedir.
Uzun bir hayat yolculuğunda yerimizde saymamak için vedalaşmayı öğrenmek zorundayız. Herkes bizimle aynı hızda büyüyemez. Her fikir bizimle birlikte olgunlaşamaz. Her duygu ömür boyu taşınacak kadar hafif değildir.
Vedalaşmak vazgeçmek değildir. Bazen kendimize sadık kalmanın en net hâlidir. Çünkü bazı kapılar kapanmadan, yeni yollar görünmez.