Bir sabah, güneş odasına fazla parlak girdi. Perdeler inceydi; ışık her şeye yumuşak bir pembe bıraktı. Dilara bunu sevdi. Pembe, keskin köşeleri yuvarlar; gölgeleri sessizleştirirdi. O gün tozpembe gözlüklerini taktı—gerçek gözlük değildi bu, bir alışkanlıktı. Canı acıdığında “Boşver” demek, yorgunken “Geçer” diye gülümsemek, yalnızken “Herkes böyle” diye omuz silkmekti.
İnsanlar Dilara’yı güçlü sanırdı. O da buna inanmak isterdi. Çünkü güç, bazen hissetmemekle karıştırılır. Oysa hissetmemek, acının yokluğu değil; ertelenmesiydi. Dilara, ertelenmiş acılarını bir çekmeceye koymuştu. Çekmece doldukça pembe daha parlak oldu.
Bir gün yağmur yağdı. Pembe, yağmurda akıp gitti. Dilara, bir bankta otururken “İyiyim” demedi bu kez. Dedi ki: “Bugün değilim.” Cümle kısa ama ağırdı; yine de ferahlatıcıydı. Çünkü gerçeği söylemek, gözlüğü çıkarmak gibiydi—ışık biraz daha sertti ama dünya daha netti.
Dilara o gün anladı: Tozpembe görmek bir savunmaydı; hayatta kalmanın nazik bir yolu. Ama kalbin iyileşmesi için bazen pembeyi indirmek, griye bakmak gerekiyordu. Gri sandığı kadar karanlık değildi. İçinde umut vardı; adı konmamış, ama dürüst.
Ertesi sabah güneş yine doğdu. Dilara gözlüklerini yanına koydu. Gerekirse takacaktı ama artık tek yolu bu değildi. İyiyim demeyi de öğrendi, iyi değilim demeyi de. Ve dünya, ilk kez gerçekten renkliydi.