Aleyna Sayğan   - Psikolog
Köşe Yazarı
Aleyna Sayğan - Psikolog
 

​Duygular Bizi Tanımlayan Kimliklerimiz midir?

​Duygular, yaşadığımız olaylar karşısında verdiğimiz kısa süreli tepkilerdir. Bu tepkiler çoğunlukla anlık olmakta beraber genelde kısa sürelidir. Yani bakıldığında duygular biyolojik olarak geçicidir. ​Birçok duygu, limbik sistemin özellikle amigdalanın tepkisiyle başlar; bu süreç bedende çeşitli fizyolojik ve kimyasal değişimlere yol açar. Ardından prefrontal korteks durumu değerlendirip anlamlandırır ve sinir sistemi dengeye döndükçe bu duygusal tepki doğal olarak zayıflar. Böylece biyolojik olarak kalıcı olmayıp zaman içinde kendiliğinden sönme eğilimindedir. Kısacası hiçbir duygu sonsuza kadar sürmez. Çok kaygılı olduğumuzda kalbimiz hızlı hızlı atar, hızlı nefes alıp veririz, ellerde titreme ve baş dönmesi ile karşılaşabiliriz. Ama bu ve buna benzer diğer fiziksel semptomlar birkaç dakika içerisinde kendiliğinden normale dönmeye başlar. Aynı şekilde öfke, huzursuzluk, üzüntü ve hatta mutluluk... ​Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkar: ​Peki neden bazı duygular bitmiyormuş gibi gelir? ​Çünkü duygunun devam ediyormuş hissi çoğu zaman duygunun kendisi değil, onu zihinde tekrarlayan ve hatırlatan düşüncelerdir. "Neden böyleyim?", "Ya yine olursa?" gibi düşünceler, duyguyu tetikleyerek tekrar tekrar yaşıyormuş gibi hissettirir. Bu döngüye psikoloji literatüründe "ruminasyon" adı verilir. ​İşte tam da bu noktada, duyguyu kimlik haline getirme eğilimi devreye girer. Birçok insan yaşadığı duyguyu kendi kişiliğiyle karıştırdığı için kendi kendini etiketleme eğilimindedir. Örneğin, son zamanlarda birkaç kez kaygı yaşayan biri "Ben kaygılı bir insanım", öfkelendiğinde "Ben çok kötü birisiyim" veya bir süredir üzüntü yaşayan birinin "Ben zaten hep mutsuzum" dediğini duyabiliriz. Bu yanılgı, en yaygın görülen bilişsel çarpıtmalardan biridir: Genelleme. Beyin, anlık bir duygu deneyimini alır ve bunu kişinin tüm benliğine yayarak yorumlar. Oysa duygular -az önce de bahsettiğim gibi- anlık tepkilerdir; kimlik ise uzun yıllara yayılan değerler, inançlar ve davranış örüntüleriyle şekillenen bir yapıdır. Bu iki durumu birbirine karıştırmak kişinin kendisini yanlış değerlendirmesine neden olur. ​Bilimsel açıdan baktığımızda da bu durum oldukça anlaşılırdır. Nöropsikolojik çalışmalar, duygular yoğunken prefrontal korteksin (rasyonel düşünmeyi sağlayan beyin bölümü) bir süreliğine geri planda kaldığını göstermiştir. Bu durum bazı insanlarda "Şu an ne hissediyorsam ben o kişiyim" algısını güçlendirebilir. Yani duygunun yoğunluğu arttıkça zihnin onu kimlik edinme eğilimi de artabilir. ​Bazen bir duygu gelir ve sanki göğsünün içine oturur. O anda "Ben şu an böyle hissediyorum" demek yerine, "Ben böyle biriyim, biliyorum" diye düşündüğümüzde o duyguyu sahipleniriz. Aynı durum özellikle öfke için de geçerlidir. Öfke, tek başına birkaç dakikada düşebilen bir duygudur. Fakat bizler olayın ardından "Keşke öyle söylemeseydim, ben hep öfkeli biriyim zaten." diye düşünmeye başlarız. Burada bahsedilen şey duyguyu bastırmak değil, onu kişiliğimizin bir parçası olarak görmememiz gerektiğidir. Günlük hayatta bunu şöyle gözlemleyebiliriz: ​Bir gün canın sıkkın, kötü uyursun, uyanınca enerjin düşük olur. Normalde bu sadece geçici bir bedensel durumdur öyle değil mi? Ama siz zihninizde "Ben niye böyleyim?", "Yine kötü bir gün olacak" dediğinizde duygu, o durumdan çıkıp sizin bedeniniz üzerine yerleşir. Oysa ki "öyle" olan siz değil, o gün uyandığınız sabahtır. Bir kişinin sabah uyanıp işe giderken içinde bir sıkıntı oluşabilir evet ama bunun ardından "Ben çok kaygılı biriyim" diyerek etiketleme yapmak yerine "Şu anda içimde bir huzursuzluk hissi var, bu nereden geliyor?" diye o ana odaklanarak o duruma yaklaşmak bile duygunun tonunu değiştirir. Çünkü duygular tanınmak ister sahiplenilmek değil. ​Bu durumun kökeni çoğu zaman çocuklukta öğrenilir. Birçok yetişkin bugünkü duygularını aslında çocukluk döneminde öğrendiği şekilde yaşamaktadır. Çünkü bu kişilere duygularına ve nasıl hissettiğine bakması gerektiğine değil, o hissi dışarıya nasıl göstermeleri gerektiği öğretilmiştir. "Ağlama, güçlü ol!", "Korkma sen de ne var bunda?", "Buna mı alındın gerçekten, çok büyütüyorsun" gibi masum görünen cümleler... Bunlar çocuğun zihninde şöyle yorumlanır: "Demek ki hissettiğim şey yanlış", "Demek ki böyle hissetmek beni zayıf biri yapıyor, ben güçsüzüm.". Çocuk zihni o duyguyu anlamlandıramaz. Neyin güçlü, neyin güçsüz, neyin normal, neyin güvenli olduğunu ayırt edemez. Bu mesajlar çocuk zihninde şöyle bir denklem yaratır: üzülmek (ağlamak) yasaksa "üzülmek = zayıflık", korkmak küçümseniyorsa "korku = sorunlu biri olmak", öfkelenmek ayıplanıyorsa "öfke = kötü bir çocuk olmak", mutluluk yadırganıyorsa "gülmek = ayıp karşılanmak" şeklinde kodlanabilir. ​Kimse üzüldüğü için aşırı "kırılgan" veya sevindiği için "zayıf" biri olmaz. Gün içinde yaşadığımız kötü bir olaydan sonra üzülmek de normaldir. Önemli olan bu duyguyu diğer günler de peşimizden götürmememizdir. "Buna mı üzüldüm ya saçma, sürekli aynı şeyi yapıyorum!" diyerek o duyguyu küçümsemek veya ona öfkelenmek de onu yok etmeyecektir. İnsan böyle durumlarda iki uçlu davranır: Ya duyguyu tamamen bastırmaya çalışır ya da ona tamamen teslim olur. Fakat bazen durup düşündüğümüzde o duyguya da içimizde yer açmamız gerektiğini görebiliriz. Bu anlayış kendimize gösterdiğimiz bir şefkattir. Şefkat göstermek "Ben güçsüzüm" demek değildir; tam tersine "Kendimi anlamaya niyetim var" demektir aslında. ​Duygular zaman zaman kapıyı çalmadan içeri dalan misafirler gibidir. Bazen bir anda öfke gelir, bazen sebepsiz bir hüzün çöker. Hatta bazen hiçbir şey olmasa bile içimize bir sıkıntı oturur. Tüm bunlar aslında normaldir. Çünkü devamlı olarak aynı duygu içerisinde olamayız. Asıl olması gereken zaten duyguları yaşıyor olmamızdır. Fakat o duygunun sadece bir misafir olduğunu, şu an gelip oturduğunu fakat birazdan gideceğini ve onun ev sahibi olmadığını unutmamalıyız. Çünkü misafire kapıyı biz açarız ve nereye oturacağını da ona biz gösteririz. ​Psk. Aleyna Sayğan 10/12/2025  
Ekleme Tarihi: 10 Aralık 2025 -Çarşamba

​Duygular Bizi Tanımlayan Kimliklerimiz midir?

​Duygular, yaşadığımız olaylar karşısında verdiğimiz kısa süreli tepkilerdir. Bu tepkiler çoğunlukla anlık olmakta beraber genelde kısa sürelidir. Yani bakıldığında duygular biyolojik olarak geçicidir.

​Birçok duygu, limbik sistemin özellikle amigdalanın tepkisiyle başlar; bu süreç bedende çeşitli fizyolojik ve kimyasal değişimlere yol açar. Ardından prefrontal korteks durumu değerlendirip anlamlandırır ve sinir sistemi dengeye döndükçe bu duygusal tepki doğal olarak zayıflar. Böylece biyolojik olarak kalıcı olmayıp zaman içinde kendiliğinden sönme eğilimindedir. Kısacası hiçbir duygu sonsuza kadar sürmez. Çok kaygılı olduğumuzda kalbimiz hızlı hızlı atar, hızlı nefes alıp veririz, ellerde titreme ve baş dönmesi ile karşılaşabiliriz. Ama bu ve buna benzer diğer fiziksel semptomlar birkaç dakika içerisinde kendiliğinden normale dönmeye başlar. Aynı şekilde öfke, huzursuzluk, üzüntü ve hatta mutluluk...

​Fakat burada önemli bir soru ortaya çıkar:

Peki neden bazı duygular bitmiyormuş gibi gelir?

​Çünkü duygunun devam ediyormuş hissi çoğu zaman duygunun kendisi değil, onu zihinde tekrarlayan ve hatırlatan düşüncelerdir. "Neden böyleyim?", "Ya yine olursa?" gibi düşünceler, duyguyu tetikleyerek tekrar tekrar yaşıyormuş gibi hissettirir. Bu döngüye psikoloji literatüründe "ruminasyon" adı verilir.

​İşte tam da bu noktada, duyguyu kimlik haline getirme eğilimi devreye girer. Birçok insan yaşadığı duyguyu kendi kişiliğiyle karıştırdığı için kendi kendini etiketleme eğilimindedir. Örneğin, son zamanlarda birkaç kez kaygı yaşayan biri "Ben kaygılı bir insanım", öfkelendiğinde "Ben çok kötü birisiyim" veya bir süredir üzüntü yaşayan birinin "Ben zaten hep mutsuzum" dediğini duyabiliriz. Bu yanılgı, en yaygın görülen bilişsel çarpıtmalardan biridir: Genelleme. Beyin, anlık bir duygu deneyimini alır ve bunu kişinin tüm benliğine yayarak yorumlar. Oysa duygular -az önce de bahsettiğim gibi- anlık tepkilerdir; kimlik ise uzun yıllara yayılan değerler, inançlar ve davranış örüntüleriyle şekillenen bir yapıdır. Bu iki durumu birbirine karıştırmak kişinin kendisini yanlış değerlendirmesine neden olur.

​Bilimsel açıdan baktığımızda da bu durum oldukça anlaşılırdır. Nöropsikolojik çalışmalar, duygular yoğunken prefrontal korteksin (rasyonel düşünmeyi sağlayan beyin bölümü) bir süreliğine geri planda kaldığını göstermiştir. Bu durum bazı insanlarda "Şu an ne hissediyorsam ben o kişiyim" algısını güçlendirebilir. Yani duygunun yoğunluğu arttıkça zihnin onu kimlik edinme eğilimi de artabilir.

​Bazen bir duygu gelir ve sanki göğsünün içine oturur. O anda "Ben şu an böyle hissediyorum" demek yerine, "Ben böyle biriyim, biliyorum" diye düşündüğümüzde o duyguyu sahipleniriz. Aynı durum özellikle öfke için de geçerlidir. Öfke, tek başına birkaç dakikada düşebilen bir duygudur. Fakat bizler olayın ardından "Keşke öyle söylemeseydim, ben hep öfkeli biriyim zaten." diye düşünmeye başlarız. Burada bahsedilen şey duyguyu bastırmak değil, onu kişiliğimizin bir parçası olarak görmememiz gerektiğidir. Günlük hayatta bunu şöyle gözlemleyebiliriz:

​Bir gün canın sıkkın, kötü uyursun, uyanınca enerjin düşük olur. Normalde bu sadece geçici bir bedensel durumdur öyle değil mi? Ama siz zihninizde "Ben niye böyleyim?", "Yine kötü bir gün olacak" dediğinizde duygu, o durumdan çıkıp sizin bedeniniz üzerine yerleşir. Oysa ki "öyle" olan siz değil, o gün uyandığınız sabahtır. Bir kişinin sabah uyanıp işe giderken içinde bir sıkıntı oluşabilir evet ama bunun ardından "Ben çok kaygılı biriyim" diyerek etiketleme yapmak yerine "Şu anda içimde bir huzursuzluk hissi var, bu nereden geliyor?" diye o ana odaklanarak o duruma yaklaşmak bile duygunun tonunu değiştirir. Çünkü duygular tanınmak ister sahiplenilmek değil.

​Bu durumun kökeni çoğu zaman çocuklukta öğrenilir. Birçok yetişkin bugünkü duygularını aslında çocukluk döneminde öğrendiği şekilde yaşamaktadır. Çünkü bu kişilere duygularına ve nasıl hissettiğine bakması gerektiğine değil, o hissi dışarıya nasıl göstermeleri gerektiği öğretilmiştir. "Ağlama, güçlü ol!", "Korkma sen de ne var bunda?", "Buna mı alındın gerçekten, çok büyütüyorsun" gibi masum görünen cümleler... Bunlar çocuğun zihninde şöyle yorumlanır: "Demek ki hissettiğim şey yanlış", "Demek ki böyle hissetmek beni zayıf biri yapıyor, ben güçsüzüm.". Çocuk zihni o duyguyu anlamlandıramaz. Neyin güçlü, neyin güçsüz, neyin normal, neyin güvenli olduğunu ayırt edemez. Bu mesajlar çocuk zihninde şöyle bir denklem yaratır: üzülmek (ağlamak) yasaksa "üzülmek = zayıflık", korkmak küçümseniyorsa "korku = sorunlu biri olmak", öfkelenmek ayıplanıyorsa "öfke = kötü bir çocuk olmak", mutluluk yadırganıyorsa "gülmek = ayıp karşılanmak" şeklinde kodlanabilir.

​Kimse üzüldüğü için aşırı "kırılgan" veya sevindiği için "zayıf" biri olmaz. Gün içinde yaşadığımız kötü bir olaydan sonra üzülmek de normaldir. Önemli olan bu duyguyu diğer günler de peşimizden götürmememizdir. "Buna mı üzüldüm ya saçma, sürekli aynı şeyi yapıyorum!" diyerek o duyguyu küçümsemek veya ona öfkelenmek de onu yok etmeyecektir. İnsan böyle durumlarda iki uçlu davranır: Ya duyguyu tamamen bastırmaya çalışır ya da ona tamamen teslim olur. Fakat bazen durup düşündüğümüzde o duyguya da içimizde yer açmamız gerektiğini görebiliriz. Bu anlayış kendimize gösterdiğimiz bir şefkattir. Şefkat göstermek "Ben güçsüzüm" demek değildir; tam tersine "Kendimi anlamaya niyetim var" demektir aslında.

​Duygular zaman zaman kapıyı çalmadan içeri dalan misafirler gibidir. Bazen bir anda öfke gelir, bazen sebepsiz bir hüzün çöker. Hatta bazen hiçbir şey olmasa bile içimize bir sıkıntı oturur. Tüm bunlar aslında normaldir. Çünkü devamlı olarak aynı duygu içerisinde olamayız. Asıl olması gereken zaten duyguları yaşıyor olmamızdır. Fakat o duygunun sadece bir misafir olduğunu, şu an gelip oturduğunu fakat birazdan gideceğini ve onun ev sahibi olmadığını unutmamalıyız. Çünkü misafire kapıyı biz açarız ve nereye oturacağını da ona biz gösteririz.

Psk. Aleyna Sayğan

10/12/2025

 

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve ozgunbakis.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.
https://ad.reklm.com/aff_c?offer_id=62376&aff_id=40396