
Günümüz Türkiye’sinin en temel sorunlarından biri, yıllardır konuşulmasına rağmen hayata geçirilemeyen yapısal dönüşümlerdir. Dışa bağımlılığın getirdiği kırılganlıkla ekonomimiz savrulurken, tarımla, sanayiyle ve üretimle bağlarımız giderek zayıflıyor. Bugün hepimizin kabul etmesi gereken net bir gerçek var: Eğer senin için üretecek bir sömürgen yoksa, üretmek zorundasın. Türkiye’nin gerçek kurtuluşu, ithalat ekonomisinde değil; “Türk Tipi Üretim Ekonomi ‘’sindedir.
Tarımsal alanlar: Yeniden dirilişin anahtarı
Türkiye’nin milyonlarca dönüm tarım arazisi, verimlilik potansiyelinin çok altında değerlendiriliyor. Bir kısmı atıl, bir kısmı işlenmiyor, kır parçalanması nedeniyle kullanılamaz hâle geliyor. Yeni bir modelle:
- Atıl tarım alanlarının kiralanmasının önü açılmalı.
- Kullanılmayan topraklar üreticiye “zilliyet modeliyle” verilmeli.
- Mülkiyet devlette kalmalı, ancak toprağı işleyene uzun vadeli üretim hakkı tanınmalı.
Üretici, toprağı ekip biçmesi karşılığında devlet şu sorumlulukları üstlenmeli:
- Ürünün alım garantisini vermek,
- Üreticiye pazar bulma ve lojistik destek sağlamak,
- Tarımsal teknolojiyi tabana yaymak.
Bu model, üreticinin riskini azaltır ve Türkiye’yi yeniden tarım ülkesi konumuna taşır. Güçlü tarım, güçlü sanayinin ön koşuludur.
Sanayide güçlü bir sıçrama: Teşvikler, Ar-Ge ve yerli model
Türk tipi ekonomi sadece tarıma odaklı olamaz; tarımsal üretimle entegre bir sanayi yapısı kurmak zorundadır. Bu nedenle:
- Her fabrika, her atölye, her üretim fikri; nitelikli uzmanlar tarafından sürekli izlenmeli.
- Yenilikçi projeler uzun vadeli teşviklerle desteklenmeli.
- Ar-Ge harcamaları özel sektör için caydırıcı değil, motive edici hale getirilmeli.
- Türkiye, katma değeri yüksek ürünlere yönelmelidir. Bu dönüşüm, yalnızca teşvikle değil; bilgiyle, disiplinle ve planlamayla olur.
Turizm: Deniz–kum–güneşten ibaret bir Türkiye olmaktan çıkış
Türkiye turizmde uzun süredir “her şey dahil” modeline sıkışmış durumda. Bu sistem:
- Geliri düşürüyor,
- Esnafı zayıflatıyor,
- Turizmin ülkeye yayılmasını engelliyor.
Oysa Türkiye, tarihiyle, kültürüyle, gastronomisiyle, sosyal yaşamıyla dünyanın en zengin coğrafyalarından biri. Yeni modelde:
- Kültürel ve sosyal turizm ön plana çıkarılmalı.
- Her bölge kendi özgün kimliğiyle turizme açılmalı.
- Turist yalnızca otele değil, sokağa, pazara, müzeye, festivale yönlendirilmeli.
Türkiye, “ucuz tatil ülkesi” olmaktan çıkıp medeniyetler beşiği olarak yeniden konumlanmalıdır.
Ormanlar ve su kaynakları: Geleceğin milli serveti
Ormanların korunması, yalnızca çevre politikası değildir; ekonomi, barış ve gelecek içindir. Bu alanda:
- Ağaç dikim ve orman bakım işleri yapan firmalara vergi avantajı sağlanmalı,
- Uzun soluklu ekosistem yatırımları teşvik edilmeli.
Su kaynakları ise Türkiye’nin gelecekteki en kritik stratejik alanıdır. Bugün denizlere akan tatlı sular, yarın kıtlık demektir. Bu nedenle:
- Tatlı suyun tarım alanlarına ve göllere yönlendirilmesi için cesur ve büyük projeler geliştirilmelidir.
- Barajlar, göletler, su yönetimi ve verimlilik için yeni bir planlama şarttır.
- Bu projeler “çılgınlık” değil; zorunluluktur.
Üretmeyen ayakta kalamaz
Gelecek, tüketim ekonomisinde değil; üretim ekonomisinde saklıdır. Bu üretim modeli, dışa bağımlılığı azaltan, kendi kendine yeten, üreticiyi koruyan ve ulusal sermayeyi güçlendiren bir yapı olmalıdır.
“Türk Tipi Üretim Ekonomisi” derken kastettiğimiz şey şudur:
- Toprağını işleyen,
- Suyunu kullanan,
- Sanayisini geliştiren,
- Turizmini çeşitlendiren,
- Ormanını koruyan,
- Bilgi ve teknolojiyi üretime dönüştüren bir ülke.
Bu dönüşüm, bir tercihten öte bir zorunluluktur. Dünyada hiçbir millet, kendi ekmeğini kendi üretmeden güçlü kalamamıştır.