Son yıllarda hem sosyal hayatta hem de danışanlarımdan sık duyduğum bir konu var:
İlişkilerde alma verme dengesi giderek daha fazla tek taraflı hale geliyor.
İnsanlar artık yalnızca sevilmemekten değil; ilişkide sürekli veren, taşıyan ve toparlayan taraf olmaktan yoruluyor.
Çünkü insan beyni ilişkilerde yalnızca sevgiyi değil, dengeyi de arar.
Psikolojik olarak kişi; verdiği emek, zaman, ilgi, fedakârlık ve maddi yük kadar “değerli hissedip hissetmediğini” ölçer.
Bir ilişkide sürekli veren tarafın zihni zamanla alarm vermeye başlar.
Başlangıçta fedakârlık sevgiden yapılır.
Ancak karşılık görülmediğinde beynin ödül sistemi yavaş yavaş hayal kırıklığı üretmeye başlar. Kişi farkında olmadan duygusal tükenmişlik yaşamaya başlar.
Çünkü insan zihni bir noktadan sonra şunu sorar:
“Ben bu kadar çabalıyorsam neden hâlâ yalnız hissediyorum?”
İşte ilişkilerdeki en derin kırılmalardan biri tam burada oluşur.
Özellikle çocuklukta sevgiyi “çabalayarak kazanılan bir şey” gibi öğrenen insanlar, yetişkin ilişkilerinde fazla veren tarafa dönüşebilir.
Daha anlayışlı olur, daha çok alttan alır, maddi manevi daha fazla yük taşır. Çünkü bilinçdışında terk edilmemek için gerekli olan şeyin “fazla vermek” olduğuna inanırlar.
Bu nedenle bazı insanlar ilişkide partner gibi değil, zamanla bakım veren bir figüre dönüşür.
İlişkinin duygusal yükünü taşır, problemleri çözer, alttan alır, maddi manevi dengeyi korumaya çalışır.
Ve ilişki fark edilmeden romantik bir bağdan çok, görünmez bir ebeveyn-çocuk dinamiğine dönüşmeye başlar.
Son dönemde özellikle çalışan, ekonomik olarak güçlü ve bağımsız kadınlarda bu yükü daha sık gözlemliyorum.
Birçok kadın artık yalnızca duygusal emeği değil; ilişkinin maddi yükünü, planlamasını ve sorumluluğunu da taşımaya çalışıyor.
Eskisine kıyasla bazı erkeklerin hesabı karşı tarafa bırakması, maddi sorumluluğu paylaşmak yerine diğer tarafın daha fazla yüklenmesini beklemesi ya da ilişkiyi taşıyan taraf olmaktan uzaklaşması daha görünür hale geldi.
Ancak bu meseleyi yalnızca kadınlar ya da erkekler üzerinden okumak doğru olmaz.
Çünkü ilişkilerdeki dengesizlik çoğu zaman cinsiyetten çok; kişinin bağlanma biçimi, sorumluluk alma kapasitesi ve sevgi anlayışıyla ilgilidir.
Psikolojide buna “duygusal emek eşitsizliği” denir.
Yani bir tarafın ilişkiyi ayakta tutmak için zihinsel, duygusal ve maddi olarak sürekli daha fazla enerji harcaması.
İnsan zihni ise uzun vadede adaletsizlik hissine karşı çok hassastır.
Çünkü insan sürekli fedakârlık yaptığı yerde, bir süre sonra kendini değersiz hissetmeye başlar.
Carl Jung’un çok çarpıcı bir sözü vardır:
“İki insanın karşılaşması, iki kimyasal maddenin teması gibidir; reaksiyon varsa ikisi de dönüşür.”
Gerçek ilişki de budur.
Tek tarafın eksildiği değil, iki tarafın da dönüştüğü ilişki.
Erich Fromm ise sevgiyi şöyle tanımlar:
“Olgun sevgi, ‘Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var’ demez.
‘Sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum’ der.”
Çünkü sağlıklı sevgi bağımlılık değil; karşılıklı emek, sorumluluk ve denge içinde büyür.
Ve bazen bir ilişkiyi bitiren şey sevgisizlik değildir.
Bir kişinin sürekli verirken, diğerinin bunu zamanla hak gibi görmeye başlamasıdır.
Belki de modern ilişkilerin en büyük problemi tam burada başlıyor:
İnsanlar artık yalnız kalmaktan değil, tek başına ilişki yürütmekten yoruluyor.
Ve belki de herkesin kendine sormadı gereken en önemli soru şu:
Bit ilişkiyi kaybetmemek için verdiğiniz emek yavaş yavaş kendinizden mi kaybettiriyor ?