Çünkü insan dediğin şey biraz geç kalan, biraz yanlış anlayan, bazen fazla hisseden, bazen hiçbir şey hissedemeyen bir varlık. Hayatın içinde tökezlemek kadar insani başka ne olabilir ki?
Ama çağımız tökezlemeyi sevmiyor. Her şeyin hızlıca toparlanmasını istiyor. Hemen iyileşelim, hemen güçlenelim, hemen devam edelim… Üzüntümüz makul ölçüde olsun, kırgınlığımız estetik dursun, başarısızlığımız bile ilham versin isteniyor. Sanki herkes görünmez bir sahnede yaşıyor da sürekli alkış alması gerekiyormuş gibi.
Oysa insan en çok kusurlarında tanınır.
Birinin sesinin titremesinde, düşünürken verdiği uzun sessizlikte, bazen cümlesini toparlayamamasında, yanlış zamanda ağlamasında gerçeklik vardır. Kusursuz insanlar değil, gerçek insanlar iz bırakır. Çünkü samimiyetin içinde mutlaka biraz dağınıklık vardır.
Aslında bütün mesele, insanın ne olduğunu unutmasında başlıyor biraz da. Çünkü biz kendimizi olduğumuzdan çok daha güçlü, çok daha dayanıklı, çok daha kontrol sahibi sanıyoruz. Oysa gerçek hiç öyle değil.
Agresif bir dünyada yaşıyoruz. Sürekli daha hızlı olmamız, daha güzel görünmemiz, daha başarılı olmamız, daha güçlü kalmamız isteniyor. Sanki insan dediğin şey yorulmamalı, kırılmamalı, hata yapmamalıymış gibi. Ama unuttuğumuz bir şey var: Biz doğanın dışında değiliz. Biz de diğer canlılar gibi sınırlı bir varlığız.
Üstelik düşündüğümüz kadar güçlü de değiliz.
Bir dana doğduğu an ayağa kalkabiliyor. İçgüdüleri onu hayatta tutuyor. Annesinin peşinden gidiyor, besleniyor, yaşamaya başlıyor. İnsan yavrusuysa öyle değil. Dünyaya geldiği anda tek başına hiçbir şey yapamıyor. Eğer biri onu kucağına almazsa, üstünü örtmezse, beslemezse yaşayamaz. Bu kadar savunmasız, bu kadar muhtaç başlıyoruz hayata.
Belki de bu yüzden insanın en büyük yanılgısı, kendini kusursuz sanması.
Kendine “rasyonel varlık” diyen tek canlı biziz ama çoğu zaman en irrasyonel davranan da yine biziz. Ne hissettiğini bilmeden yaşayan, kırıldığı hâlde güçlü görünmeye çalışan, mutsuz olduğu hâlde mutlu taklidi yapan, kendi sınırlarını inkâr eden bir canlıyız. Yorulduğumuzu kabul etmiyoruz. Yetemediğimizi kabul etmiyoruz. Aciz olduğumuzu kabul etmiyoruz.
Oysa insan biraz da budur zaten.
Sınırlı olmak.
Eksik olmak.
Muhtaç olmak.
Ve belki gerçek olgunluk, bunları yok etmeye çalışmakta değil; bunlarla kavga etmeyi bırakmaktadır.
Çünkü kendimize sürekli bir “daha iyi versiyon” borçluymuşuz gibi yaşıyoruz. Daha güzel olmalıydım. Daha başarılı olmalıydım. Daha sakin, daha anlayışlı, daha güçlü… O liste hiç bitmiyor. İnsan kendi içindeki eksik parçaları tamamlamaya çalışırken hayatın kendisini kaçırabiliyor.
Halbuki bazı şeylerin düzelmesi gerekmiyordur belki de. Belki bazı kırıklar karakterdir. Bazı yaralar insanın haritasıdır. Her şeyin pürüzsüz olması gerektiğine bizi kim ikna etti bilmiyorum ama hayat en çok çatlak yerlerden sızıyor içimize.
Bir çiçeğin yamuk büyümesi onu çirkin yapmaz. Aksine, onu eşsiz yapar. İnsan da böyle değil mi zaten? Aynı acılardan geçip bambaşka insanlar olmamızın nedeni biraz da bu değil mi?
Shakespeare’in dediği gibi, insan kendi gerçekliğini kabul ettiğinde özgürleşir biraz. Kendi kusurlarını, sınırlarını, yetersizliklerini inkâr etmeyi bıraktığında… İşte o zaman sürekli başka biri olmaya çalışmayı da bırakır. Çünkü insanın en huzurlu hâli, mükemmel olduğu an değil; kendisiyle savaşmayı bıraktığı andır.
Belki de gerçek mükemmellik tam burada saklıdır:
Kusurlarını saklamadan yaşayabilmekte.
Biraz eksik bırakabilmekte bazı şeyleri.
Bir mesajı geç cevaplayabilmekte. Yorulduğunda dinlenebilmekte. Ağlayacaksan ağlayabilmekte. Her gün kendini geliştirmeye çalışmadan da değerli olduğunu fark edebilmekte…
Çünkü insan olmak biraz da kusurlarına rağmen değil, kusurlarıyla birlikte yaşamayı öğrenmek demektir.
Ve belki de en güzel tarafımız, tam da saklamaya çalıştığımız yerlerimizdir.
Psk. Gözde Nur Uysal