İdealizasyon ve Bağlanma Biçimlerimizin Yakın İlişkilerdeki Yankısı
İnsan sevdiğine büyüteçle baktığında mucizeler görür.
En küçük ilgi devleşir, sıradan bir söz kader gibi hissedilir; kusurlar ışığın arkasına saklanır.
Büyüteç olanı değil, ona yüklediğimiz anlamı yeniden şekillendirir.
Psikolojide buna idealizasyon deriz.
Günlük hayattaki karşılığıysa şudur: Gerçek kişiye değil, zihnin yarattığı imgeye bağlanmak.
Karşımızdaki kişiyi olduğu gibi görmekten çok, içimizdeki ihtiyaçların merceğinden yeniden
yaratırız.
Ve çoğu zaman bir yakınlık kurduğumuzu sanırken, aslında zihnimizde inşa ettiğimiz figüre
tutunuruz.
İlişkinin ilk dönemlerinde karşımızdaki kişi bir insandan çok bir yansımaya dönüşür.
Özlemlerimizi, eksiklerimizi, iyileşme umutlarımızı onun üzerine giydiririz.
Artık o, olduğu kişi değil; ruhumuzun ihtiyaç duyduğu hikâyedir.
Kişiyi değil, onda bulduğumuz güveni, değeri ve tamamlanma hissini severiz.
İdealizasyon bir büyüteç gibidir.
Güçlü yanları büyütür, zorlayıcı tarafları sisin ardına gizler.
Bu sisin içinde gerçeklik silikleşir; yerini beklentiler alır.
“Beni anlıyor.”
“Beni asla bırakmaz.”
“Benim için değişir.”
Oysa çoğu zaman gördüğümüz şey kişi değil, bağlanma ihtiyacımızın şekillendirdiği bir
figürdür.
Tam da burada bağlanma stillerimiz devreye girer.
Kaygılı bağlanan birey için yakın ilişkiler bir can simidi gibidir. Yakınlık, duygusal
güvenliğin temel kaynağına dönüşür.
Bu yüzden karşısındakini idealleştirir; onu ne kadar yüceltirse terk edilme korkusunun o kadar azalacağını sanır. Oysa korku azalmaz — yalnızca ilişkinin merkezine yerleşir.
Kaçıngan bağlanan birey için yakınlık bir ateş gibidir: Isıtır ama yakar. Başlangıçta
idealleştirir; temas arttıkça kusurlara odaklanır. Bir zamanlar büyüttüğü kişiyi küçülterek
mesafe yaratır. Bu, bilinçdışı bir korunma biçimidir.
Güvenli bağlananlar ise ne büyütece ihtiyaç duyar ne de sis yaratır.
Karşısındakini güçlü ve kırılgan yönleriyle bir bütün olarak görebilir.
İdealizasyon çoğu zaman sevginin değil, duygusal açlığın sonucudur.
Aç kalan zihin, ilk sıcaklığı bağ sanır.
Bu yüzden bazı yakın ilişkiler beslemez; bağımlı kılar.
Kişi karşısındakini kaybettiğinde yalnızca bir ilişkiyi değil, duygusal dengesini de
kaybediyormuş gibi hisseder.
Onsuzluk bir boşluk değil, bir çöküştür.
İdealizasyon burada bir köprüye dönüşür:
Gerçekle yüzleşmemek için kurulan kırılgan bir köprü.
Ancak her köprü gibi, yük arttıkça çatlar.
Zamanla gerçek davranışlar görünür olur. İnsan yorulur, hata yapar, uzaklaşır.
Zihinsel figürle gerçek kişi arasındaki mesafe açıldıkça hayal kırıklıkları büyür.
Pek çok ilişki krizi tam da bu noktada başlar.
“Değişti,” deriz.
Oysa çoğu zaman değişen kişi değil; bizim kurduğumuz hikâyedir.
Bazı yakın ilişkiler bu farkındalıkla derinleşir.
Bazılarıysa idealizasyon çöktüğünde son bulur.
Çünkü idealize edilen şey bağ değil, ihtiyaçtır.
Sağlıklı bağlanma; birine tutunmak değil, biriyle temas kurabilmektir.
Muhtaç olmak değil, yakın kalabilmektir.
Kaybolmak değil, birlikte var olabilmektir.
Belki de iyileşme, daha doğru kişiyi bulmakla değil;
karşımızdakini olduğu hâliyle görebilecek cesareti geliştirmekle başlar.
Çünkü gerçek bağ, kusursuzlukta değil — gerçeklikte yaşar.
Okuyucu İçin Farkındalık Soruları
1. Yakın ilişkilerde sevdiğim kişi mi, yoksa bana hissettirdikleri mi?
2. Birini tanımadan önce onun hakkında zihnimde bir hikâye kuruyor muyum?
3. Zorlayıcı yönleri fark ettiğimde onları görmezden gelme eğilimim oluyor mu?
4. Yakınlık arttığında terk edilme ya da boğulma korkusu hissediyor muyum?
5. Birinin benim için değişmesini beklediğim ilişkiler oldu mu?
6. Ayrılıklar benim için bir kayıptan çok bir çöküş gibi mi yaşanıyor?
7. Bir ilişkide kalmamı sağlayan şey sevgi mi, yoksa ihtiyaç mı?
Psikolog Beyza GÜÇLÜ kaleminden...