Ailenin sesiyle kendi sesini ayırt etmeye çalışan herkes için…
Birçok yetişkin, genç ve orta yaşlarında bile alacağı kararları hâlâ ailelerinin tepkisine göre tartıyor. Kendi seçimlerinin bedeli çoğu zaman suçluluk olurken, başkalarının beklentilerini karşılamak adeta bir görev hâline geliyor. Beklentiyi karşılamak; kısa vadede suçluluktan kaçınmak, onay almak ya da cezadan korunmak için tercih ediliyor olsa da uzun vadede bireyin kendi duygu, düşünce ve ihtiyaçlarından uzaklaşmasına yol açıyor.
Oysa bireyselleşme dediğimiz süreç, yalnızlaşmak ya da aileden kopmak değildir; ilişkilerde kendi varlığınla, özgür biçimde yetişkin bir formda yer alabilme kapasitesidir. Bir yetişkinin kendi yaşamına doğru adım atması, aileyi reddetmek değil; kendine yaklaşma niyetidir.
“İyi Çocuk” Rolünün Gölgesi
Türkiye’deki ve birçok benzer kültürdeki aile dinamikleri bize şunu gösteriyor: Çocukluk dönemi çoğu zaman sevginin koşullu hissettirilmesiyle başlıyor. Başarı takdir getirir; hata ise utanç... “Yalnızca başarılı olursam, mükemmel olursam, hatasız olursam sevilirim ve kabul görürüm” inancı zihinlere erken yaşlarda yerleşiyor. Onay, sevginin bir kanıtı gibi algılanıyor.
Bu nedenle yetişkinlik döneminde bile kişi kendi kararını almadan önce “Ben ne istiyorum?”dan çok “Benden ne bekleniyor?” sorusunu düşünüyor. Bazı yetişkinler, yaş olarak büyüse de aile içinde hâlâ çocuk rolünde kalıyor.
Özerklik arzusuyla aileye sadakat arasında sıkışmış bir ruh hâli, bireyselleşme sürecini hem geciktiriyor hem de bulanıklaştırıyor. Kendi yolunu seçmeyi bir ihanet gibi hisseden bireylerin aslında ihanet ettiği aile değil; yıllarca içselleştirdikleri “iyi çocuk” rolü oluyor.
Bu süreçler kimi zaman bilince çıksa da çoğu zaman bilinçaltının derinliklerinde saklı kalmaya devam ediyor. Kişi bu döngüyü fark etmediği müddetçe bilinçli ya da bilinçsiz biçimde aileye bağımlı hâlde kalıyor. Kendi varlığından gelen özerklik ihtiyacıyla yüzleştiğinde ise, bazı durumlarda ailenin beklediği rolü sürdürmek ile kendi yoluna yönelmek arasında kalıyor.
Bu iç çatışma; kimi zaman sessiz bir direnç, kimi zaman yoğun bir suçluluk, kimi zaman da karar alamama hâline dönüşüyor. Çünkü aile tarafından sevilen “iyi çocuk” olmak ile kendi yaşamının yetişkini olmak, zihin tarafından aynı anda taşınması zor iki kimliktir.
Bireyselleşme Nerede Başlar?
Kişi, kendi iç sesini duyabilmek için önce aileden devraldığı sesleri ayırt etmeyi öğrenmelidir. İşte bireyselleşme tam da bu noktada başlar: Ailenin sesini susturarak değil, o sesi kendi sesinin yanına koyarak...
Kendi ihtiyaçlarını fark etmek, kendi kararını sahiplenmek ve kendi yaşamının sorumluluğunu almak; bunların hiçbiri aileye meydan okumak değildir. Aksine, yetişkinliğin en doğal, en sağlıklı uzantısıdır.
Hem Bağlı Hem Özgür Olabilmenin Hikâyesi
Her insanın içinde, aileden devraldığı seslerle kendi iç sesinin arasında salınan bir yankı vardır. Bireyselleşme, o yankıda kendi notasını bulabilmektir. Köklerin toprağı tutarken, dalların da gökyüzüne uzamasına izin vermektir. Ne köklerinden kopmaktır bu, ne de köklerine çakılı kalmak. İnsan en çok o dengeye vardığında büyür: Hem ait hem özgür hem bağlı hem bağımsız olabildiğinde...
