İnsan bazen bir odanın içinde durur ama aslında orada değildir. Sandalyeye oturur, konuşmaları duyar, başını sallar; yine de içten içe bir yalnızlık hissi dolaşır. Ait olmadığın yerde bulunmak tam olarak budur: Fiziksel olarak var olup, ruhsal olarak sürekli çıkış kapısını aramak.
Bu durum çoğu zaman yüksek sesle kendini belli etmez. Daha çok küçük rahatsızlıklar şeklinde ortaya çıkar. Gülmen gereken yerde gülmenin gecikmesi, konuşman gereken anda kelimelerin boğazında düğümlenmesi gibi. İnsan zihni, bulunduğu ortamla uyum kuramadığında alarm vermez; bunun yerine yavaş yavaş geri çekilir. Bu geri çekilme, kişinin kendini eksik ya da yanlış hissetmesine yol açar. Oysa sorun çoğu zaman kişinin kendisinde değil, içinde bulunduğu bağlamdadır.
Psikolojik olarak aidiyet, insanın en temel ihtiyaçlarından biridir. Kabul görmek, anlaşılmak ve olduğu haliyle var olabilmek, zihinsel dengeyi besler. Ait olunmayan bir yerde ise kişi sürekli kendini düzenlemek zorunda kalır. Düşüncelerini filtreler, tepkilerini küçültür, bazen de tamamen susturur. Bu sürekli tetikte olma hali zamanla yorgunluğa dönüşür. İnsan, kendisi olmayı bir çaba haline getirdiğinde içsel bir yabancılaşma başlar.
Ait olmadığın bir yerde bulunmak, kişinin benlik algısını da sarsar. “Sorun bende mi?” sorusu sık sık zihni meşgul eder. İnsan uyum sağlayamadığı her ortamda kendini sorgulamaya başlar. Oysa her ruh, her zihin her yere sığmaz. Bir ortamın sana dar gelmesi, senin fazla olmandan değil; oranın senin ölçüne göre şekillenmemiş olmasındandır. Bu gerçeği fark edememek, bireyin kendine karşı acımasızlaşmasına neden olabilir.
Bazı insanlar ait olmadıkları yerlerde uzun süre kalmayı başarır. Başarır ama bedeli vardır. Kişi, zamanla kendi ihtiyaçlarını tanıyamaz hale gelir. Ne istediğini değil, neyin beklendiğini düşünür. Bu da içsel pusulanın şaşmasına yol açar. Dışarıdan uyumlu görünen bu hal, içeride sessiz bir kopuş yaratır. İnsan kendinden uzaklaştıkça, yalnızlık kalabalıklar içinde bile hissedilebilir.
Öte yandan ait olmadığını fark etmek de cesaret ister. Çünkü bu farkındalık, değişimi beraberinde getirir. Yer değiştirmeyi, sınır çizmeyi ya da bazı bağları gevşetmeyi gerektirir. Psikolojik olarak en zor olan da budur: Alışılmış olanın güveni ile ruhun ihtiyacı arasında bir seçim yapmak. Çoğu insan bu nedenle yanlış yerde kalmayı, belirsizliğe tercih eder.
Sonuçta ait olmadığın yerde bulunmak bir başarısızlık değil, bir sinyaldir. Zihnin ve duyguların, sana “burada büyüyemiyorum” demesidir.
Bu sesi bastırmak mümkündür ama uzun vadede bedeli ağırdır. Kendine ait bir alan aramak, insanın kendine duyduğu saygının bir göstergesidir.
Çünkü insan, ancak ait olduğu yerde derinleşir; başka yerlerde ise sadece dayanır.