Gerçek terbiye, insanın kimsenin görmediği yerde nasıl davrandığında gizlidir. Çünkü toplum içinde sergilenen “düzgünlük”, çoğu zaman kabul görme ihtiyacının bir maskesidir. Asıl mesele, çıkarın olmadığı yerde de doğru kalabilmektir. İşte bu, herkesin taşıyamayacağı kadar ağır bir yüktür.
Terbiye, insanın kendini sınırlama becerisidir. Her şeyi söyleyebilecekken susabilmek, haklıyken bile kırmamayı seçmek, öfkesini kusmak yerine onu dönüştürebilmektir. Ama bu, zayıflık değildir. Aksine, en zor olanı seçebilecek kadar güçlü olmayı gerektirir. Çünkü insan, içindeki karanlığı kontrol edebildiği kadar insandır.
Ne var ki günümüzde terbiye, çoğu insanın dilinde ucuz bir etiket haline gelmiştir. İnsanlar başkalarını “terbiyesiz” diye yargılarken, kendi hoyratlıklarını görmezden gelmeyi tercih eder. Oysa en büyük terbiyesizlik, kendini sorgulamadan başkalarını yargılamaktır. Kendi eksikliğini başkasının kusuruyla örtmeye çalışan herkes, aslında en çıplak halini sergiler.
Terbiye, öğrenilen bir kalıp değil; içselleştirilen bir farkındalıktır. Dayatmayla değil, yüzleşmeyle oluşur. İnsan, kendindeki kabalığı fark etmeden nezaketi gerçek anlamda öğrenemez. Çünkü yüzleşmeden gelen değişim, sadece geçici bir rolden ibarettir.
Sonuçta terbiye, insanın kendine verdiği değerin dışa yansımasıdır. Kendine saygısı olmayanın başkasına saygısı, sadece şartlara bağlı bir davranıştır. Şartlar değiştiğinde o saygı da buhar olur. Ama gerçekten terbiyeli insan, ortamdan bağımsızdır. Çünkü onun ölçüsü başkaları değil, kendi vicdanıdır.
Ve vicdan, insanın en acımasız öğretmenidir. Onu dinleyebilenler için terbiye bir süs değil, bir zorunluluktur. Dinleyemeyenler içinse sadece başkalarına yöneltilmiş boş bir beklenti…