Modern insan zamana hükmettiğini sanıyor. Takvimlerle, saatlerle, bildirimlerle... Oysa yer altının derinliklerine inildiğinde karşılaşacağımız stalagmitler bu iddiayı çürütüyor. Acele etmeyen bir dünyadanın varoluşunda, bir damlanın bin yıl sürmesini oluşturan düzende sabırla yükseliyorlar. Zamanı ölçmüyorlar aksine biriktiriyorlar...
İnsan için zaman harcanan bir şeydir, stalagmit için zaman, yaşanan ve katman katman taşlaşan bir hakikattir. Biz “hemen” demeye alışmışken, onlar “olması gerektiği kadar” der. Bu oluşumlar bize hakikatin romantik bir erdem değil, varoluşun zorunlu bir yasası olduğunu hatırlatır. Ruhun da tıpkı bir mağara gibi yavaşlığa ihtiyaç duyduğu gerçeğini fısıldar. Sürekli gün ışığında kalan zihin, derinleşemez. Sürekli hızlanan hayat, anlam üretemez. Stalagmitler bu yüzden yerin altındadır; çünkü hakikat gürültüde değil, damlanın içsel ahenginde büyür.
Stalagmit, “acele etmeyen kudretin” simgesidir. Büyük dönüşümler gürültüyle değil, küçük an'larda gerçekleşir. Duaların hemen değil, kişinin yeterince olgunlaştıktan sonra tecelli etmesi gibi...
Bugün, insan kendini zamansızlıktan şikâyet ederken buluyor. Oysa stalagmitler soruyu şu şekilde sormamıza yardımcı oluyor: Zaman mı yok, yoksa derinlik mi? Belki de asıl eksik olan, hızla geçen anlar değil; o anlarda tortulaşan anlamdır.
Yerin altında, kimseye görünmeden yükselen bu taşlar bize şunu söylüyor: Hayat bir yarış değil, bir oluş sürecidir. Ve bazı şeyler, ancak yavaş olunduğunda gerçekleşir. Zamanın gerçek manifestosu budur; bağırmaz, açıklamaz, ikna etmeye çalışmaz. Sadece damlar.
Sessizlik iner yerin derinliğine,
Işık geri çekilir sakince.
Vakit çözülür sayı olmaktan,
Süre, yalnızca bekleyiştir orada.
Aceleye yer yoktur burada.
Her oluş, kendi hızında tamamlanır,
Hiçbir şey erken var olmaz kendine.
Biz yukarıda zamanı harcarız,
Anları kırarak çoğaltırız.
Aşağıda ise suskun bir yükseliş
Yüzyılları tek bir çizgide biriktirir.
Ve taş bize fısıldar en sonda:
Hız, insanın icadıdır.
Varlık ise ancak yavaşladığında
hakikate doğru yol alır.