Aslında öfke, insan olmanın doğal bir parçasıdır. Haksızlığa uğradığımızda, değersiz hissettiğimizde ya da sınırlarımız ihlal edildiğinde ortaya çıkar. Yani öfke, bize bir şeylerin yolunda gitmediğini haber veren bir alarm gibidir. Sorun, öfkenin varlığında değil; onu nasıl yönettiğimizde.
Kimi insanlar öfkesini dışa vurur, patlar ve sonra pişman olur. Kimileri ise susar, içine atar, yıllarca biriktirir. Sonra bir gün, en küçük şeyde taşar. Oysa öfke ne bastırılmayı ne de patlamayı sever. O, sadece duyulmak ister.
Öfkeyi yönetebilmek, aslında kendimizi tanımakla başlar. “Neden sinirlendim?” sorusunun cevabı, çoğu zaman “hangi sınırım ihlal edildi?” sorusuna çıkar. Çünkü öfke, bize nerede hayır diyemediğimizi, nerede görmezden gelindiğimizi gösterir.
Toplum olarak öfkeyi hep olumsuz bir güç gibi algıladık. Ama doğru şekilde yönlendirilen öfke, değişimin ve adaletin en güçlü kaynağıdır. Tarihte birçok toplumsal dönüşüm, insanların artık sessiz kalmadığı bir öfke anıyla başlamıştır.
Belki de artık öfkelenmekten korkmayı bırakmalıyız. Çünkü bazen öfke, kendimize dönmenin ilk adımıdır.
Önemli olan, o duyguyu bastırmadan ama kimseyi de incitmeden, kendimizi ifade edebilme cesaretini bulmak.
