Yetişkinlikte yaşadığımız pek çok duyguyu bugüne ait sanıyoruz. Bir ilişkide ansızın gelen geri çekilme isteğini, bir eleştiride büyüyen öfkeyi ya da ortada hiçbir somut tehdit yokken ortaya çıkan kaygıyı…
Oysa bu duygular çoğu zaman bugünün ürünü değil; geçmişten bugüne taşınan, fark edilmeden şekillenen içsel düzeneklerin sonucudur. Çocukluk, bu düzeneklerin kurulduğu en sessiz ama en etkili dönemdir.
Çocukluk deneyimleri yalnızca “ne yaşadığımız” ile ilgili değildir; asıl mesele, yaşadıklarımız karşısında nasıl yalnız bırakıldığımızdır. Duygusu görülmeyen, sakinleşmesi için değil susması için yönlendirilen bir çocuk, zamanla duygularını ifade etmeyi değil bastırmayı öğrenir.
Bu bastırma, yetişkinlikte çoğu zaman “soğukkanlılık” ya da “güçlü durmak” olarak adlandırılır. Oysa psikolojik açıdan bu, duygularla temasın kesilmesidir.
Gelişim psikolojisi bize şunu söyler: Çocuk, dünyayı önce bakım vereninin tepkileri üzerinden anlamlandırır. Ağladığında yanında kalınan bir çocuk, duyguların tehlikeli olmadığını öğrenir. Görmezden gelinen ya da küçümsenen bir çocuk ise duygularını tehdit olarak algılamaya başlar.
Bu öğrenme zihinsel değil, duygusaldır; bu yüzden yıllar geçse bile etkisini kaybetmez.
Yetişkinlikte kurulan ilişkilerde sıkça gördüğümüz bazı kalıplar, bu erken öğrenmelerin devamıdır. Sürekli onay arayan bir yetişkin, bir zamanlar koşullu sevgiyle büyümüş olabilir. Yakınlık arttıkça uzaklaşan biri, çocukken duygusal olarak yalnız kalmayı “güvenli alan” olarak öğrenmiş olabilir.
Burada sorun karakter değil; erken dönem uyum stratejileridir. Çocukken işe yarayan bu stratejiler, yetişkinlikte ilişkilere zarar vermeye başlar.
En sık yapılan yanılgı, çocukluğu yalnızca büyük travmalar üzerinden değerlendirmektir. Oysa psikolojide “ihmal”, en az açık zarar kadar etkilidir.
Duygusal olarak tutarlı bir karşılık görememek, anlaşılmadığını hissetmek, çocuğun iç dünyasında sessiz ama kalıcı izler bırakır. Bu izler, yetişkinlikte kaygı, ilişki sorunları ve kendilik değeri problemleri olarak karşımıza çıkar.
Ancak bu yazının amacı geçmişi suçlamak değil; bugünü anlamaktır. Çünkü farkındalık, değişimin ilk adımıdır. Çocukluk deneyimleri yetişkin duygularının mimarı olabilir, evet. Ama mimarlık kader değildir. İçsel yapıyı tanımak, onu yeniden düzenleme şansı verir.
Belki de asıl soru şudur: Bugün verdiğimiz tepkiler gerçekten bugüne mi ait, yoksa hâlâ çocuklukta öğrendiğimiz duygusal kurallarla mı yaşıyoruz?
Bu soruyu sormaya cesaret etmek, yetişkinliğin en sessiz ama en güçlü dönüşümüdür.