Bir çocuk ağladığında etrafına bakıyor. Biri gelecek mi, onu anlayan bir ses duyacak mı, yoksa yine o tanıdık ekran mı uzatılacak? Günümüzde bu sorunun cevabı çoğu zaman hızlı ve parlak: bir telefon, bir video, birkaç renkli ses. Ağlama kesiliyor. Ortam sakinleşiyor. Herkes rahatlıyor. Ama çocuk gerçekten sakinleşmiş oluyor mu?
Çocukların duygularla kurduğu ilişki artık çok erken yaşta ekran aracılığıyla şekilleniyor. Canı sıkıldığında, öfkelendiğinde ya da huzursuz olduğunda ona öğretilen şey, bu duygularla kalmak değil; onlardan kaçmak oluyor. Oysa sakinleşmek, dikkat dağıtmak değildir. Sakinleşmek, yaşanan duygunun fark edilmesiyle başlar.
Ekran ise bu farkındalığı daha başlamadan keser. Bir öfkelenme anında telefonu uzatmak, çocuğun hislerini çözmesine fırsat bırakmaz; sadece yüzeyde bir sessizlik yaratır. Küçük eller ekrana uzandığında, gözlerinde bir süreliğine de olsa bir durulma görülür. Ama bu durulma, gerçek bir duygusal sakinleşme değil, bir tür ertelenmiş sessizliktir.
Zamanla çocuk, içinden geleni anlamaya çalışmak yerine dışarıdan gelen bir uyaranı bekler hale gelir. İçinde bir sıkıntı hissettiğinde, ekran açılır. Canı sıkıldığında, video başlar. Bu tekrarlandıkça çocuk için bir eşleşme oluşur: huzursuzluk = ekran. Böylece çocuk, kendi duygularını düzenlemeyi değil, onları bastırmayı öğrenir.
Sessiz görünür ama bu sessizlik bir çözüm değil, bir ertelenmedir. Küçük bir gözlemle fark edersiniz; bu çocuk, artık kendi duygusunu fark etmek yerine, bir şeyi kaydırmak, bir ekrana dokunmak ya da başka bir uyaran bulmak ister.
Elbette ebeveynler suçlu değildir. Kimsenin niyeti çocuğun duygusal gelişimini zedelemek değildir. Bazen yorgunluk, bazen çaresizlik, bazen de sadece “şimdi uğraşamam” hali devreye girer. Ekran pratik bir çözümdür. Ancak pratik olan her çözüm, sağlıklı olan anlamına gelmez.
Çünkü çocuklukta öğrenilen her sakinleşme yolu, yetişkinlikte de bizimle kalır. Ve ileride bir yetişkin, duygularını bastırmayı öğrenmişse, yalnız kaldığında kendini yalnız ve çaresiz hissedebilir.
Bugün ekranla sakinleşen çocuklar, yarın zorlandığında neye tutunacak? Bir insan kendiyle kalmayı, beklemeyi, hissetmeyi öğrenmeden büyüyebilir mi? Belki de asıl mesele çocukların ağlaması değil, bizim bu ağlamaya ne kadar dayanabildiğimizdir.
Çünkü bir çocuğun duygusu susturulduğunda ortam sessizleşir; ama o sessizlik, çocuğun içinde yankılanmaya devam eder. Ve işte o yankı, yıllar sonra bile çocuğun iç dünyasında bir fırtına gibi dolaşır. Onu kim duyacak, kim anlayacak?
Belki de artık cevap, bir ekranın ötesinde değil; bizim cesaretimizde, sabrımızda ve birlikte hissetmeye hazır oluşumuzdadır.