Bana Evinin Düzenini Söyle, Sana İç Dünyanı Anlatayım
Ev dediğimiz şey yalnızca dört duvar değildir. Çoğu zaman farkında bile olmadan iç dünyamızı yerleştirdiğimiz bir sahnedir. Koltukların konumu, masanın üzerindeki dağınıklık, bir köşede biriken eşyalar ya da bilinçli bir sadelik… Hepsi sessizce ama ısrarla bir şey anlatır.
Kimi evlere girersiniz; ferah, sade, neredeyse boş. Her şey yerli yerindedir. İlk bakışta düzenli bir yaşam izlenimi verir. Oysa bu düzen, çoğu zaman zihinsel bir ihtiyaçtan doğar. Hayatın karmaşasıyla baş edebilmek için yaratılmış bir kontrol alanıdır bu. Dış dünya belirsizken, evdeki netlik kişiye “en azından burayı toparlayabiliyorum” hissi verir. Minimalizm her zaman estetik bir tercih değildir; bazen içsel gürültüyü susturma çabasıdır.
Bazı evler ise tam tersidir. Kullanılmayan ama atılmayan eşyalar, tamamlanmamış köşeler, biriken nesneler… İlk bakışta ihmal ya da yorgunluk gibi görünür. Oysa psikolojik olarak daha derin bir hikâye anlatırlar. “Bir gün lazım olur” cümlesi yalnızca eşyalarla ilgili değildir; bırakılmamış duyguların, kopulamayan geçmişin ve ertelenmiş kararların mekândaki karşılığıdır. Evdeki birikme hali, çoğu zaman içteki birikmenin sessiz bir yansımasıdır.
Boşlukla kurulan ilişki bile çok şey söyler. Kimi insanlar geniş alanlara ihtiyaç duyar; ferah bir ev, nefes alan bir zihnin işareti olabilir. Kimileri ise her köşeyi doldurur. Çünkü boşluk rahatsız eder. Boşluk, yüzleşmeyi çağırır. Bazen evi doldurmak, içi doldurma çabasıdır.
Renkler de bu anlatının bir parçasıdır. Soğuk tonlarla sakinleşmeye çalışanlar vardır, sıcak tonlarla canlılık arayanlar… Ev düzeni, benlik sınırlarını da ele verir. Kimi evlerde her köşede sahibinin izi vardır; kimilerinde ise kişinin kendine ait tek bir alanı bile yoktur. Evde kişisel alanın olup olmaması, hayatta kendine ne kadar yer açabildiğimizin aynasıdır.
Bu yüzden “Bana evinin düzenini anlat” dediğimde, aslında şunu sorarım: Hayatla nasıl baş ediyorsun? Duygularını nasıl düzenliyorsun? Nelerden kaçıyor, neye ihtiyaç duyuyorsun?
Elbette her ev yalnızca kişisel tercihlerle şekillenmez. Kültür, birlikte yaşama biçimleri, maddi koşullar da mekânı belirler. Bazen kişi evini değiştirmek ister ama şartlar izin vermez. Bu noktada asıl mesele evin nasıl göründüğü değil, o mekânla kurulan duygusal ilişkidir. Aynı düzen, farklı insanlar için bambaşka anlamlar taşıyabilir.
Sonuçta her ev, sahibinin iç dünyasına açılan benzersiz bir penceredir. Bakmasını bilene çok şey söyler.