Bir psikolog olarak çocuk cinayetleriyle ilgili her haberin ardından aynı noktada durmak zorunda kalıyorum. Çünkü bu olaylar konuşulurken, çoğu zaman fark edilmeden çok önemli bir sınır aşılıyor: Failin hikâyesi anlatılırken, kurbanın yaşadıkları geri planda kalıyor. “Suça sürüklenen çocuk” kavramı psikoloji ve hukukta teknik bir tanımdır.
Bu tanım, bir çocuğun suç davranışına nasıl sürüklendiğini anlamaya ve tekrarını önlemeye yöneliktir. Ancak bu kavramın amacı, işlenen fiili açıklamak ya da hafifletmek değildir. Bir çocuğun geçmişinde yaşadığı zorluklar, başka bir çocuğun yaşamına verilen zararı anlaşılır kılmaz.
Klinik açıdan bakıldığında, burada net bir gerçek vardır: Zarar gören çocuk, hiçbir sorumluluk taşımaz. Kendini koruma becerileri sınırlıdır, kaçma ya da durdurma gücü yoktur. Bu nedenle psikolojik değerlendirmede öncelik her zaman mağdurun yaşadığı travmadır. Failin özellikleri ikinci sıradadır ve yalnızca önleyici çalışmalar açısından ele alınabilir.
Çocuk cinayetleri konuşulurken failin yaşı, geçmişi ya da yaşadığı koşullar öne çıktığında, bu durum mağdur açısından ikincil bir travmaya yol açar. Çünkü kurbanın yaşadığı acı görünmez hale gelir. Psikolojide bu, şiddetin dolaylı biçimde normalleştirilmesi anlamına gelir.
Bir çocuğun öldürülmesi ya da ağır şiddete maruz kalması, hangi koşulda gerçekleşirse gerçekleşsin, psikolojik açıdan mutlak bir ihlaldir. Bu noktada açıklama ile gerekçelendirme arasındaki çizgi korunmak zorundadır. Nedenleri anlamak, sonucu kabul etmek değildir. Bir psikolog olarak bu tür olaylarda tarafsız kalınamayacağını söylemek gerekir.
Taraf, açık ve nettir: Zarar gören çocuğun tarafı. Çünkü psikolojinin temel ilkesi, güçsüz olanı korumaktır.