Korkusuzluk çoğu zaman hayranlık uyandıran bir özellik gibi görünür. Tehlike karşısında sarsılmayan, sesini yükseltmeden durabilen, geri çekilmeyen insanlar…
Onlara baktığımızda, sanki içlerinde sessizce yanan bir güç varmış gibi hissederiz. Oysa psikolojik olarak korkusuzluk, ilk bakışta göründüğü kadar parlak ve kusursuz bir kavram değildir. Hatta bazen, korkunun yokluğu değil, onunla kurulan sağlıklı ilişki gerçek cesareti belirler.
Korku, insanın hayatta kalma mekanizmasının en temel parçalarından biridir. Ateşe elini uzattığında geri çekilmeyi öğreten şey, karanlık bir sokakta temkinli olmanı sağlayan şey yine korkudur. Yani korku, bize düşman değil; aksine, bizi koruyan bir iç ses gibidir.
Bu yüzden “korkusuz” olmak, her durumda üstün ve güçlü olmak anlamına gelmez. Bazen tamamen korkusuz olmak, sınırları fark edememek ve tehlikeyi küçümsemek anlamına da gelebilir.
Psikolojik anlamda korkusuzluk, aslında duygularla kurulan ilişkinin bir sonucudur. Bazı insanlar korkularını bastırarak güçlü olduklarını düşünür. İçlerinde bir titreme hissettiklerinde bunu zayıflık sayar ve görmezden gelirler.
Fakat bastırılan hiçbir duygu yok olmaz; yalnızca derine çekilir ve farklı biçimlerde geri döner. Bu yüzden gerçek korkusuzluk, korkuyu yok etmek değil, onu fark edip yine de hareket edebilmektir. Korkunun varlığını kabul eden kişi, hem kendisini hem de sınırlarını daha net tanır.
Toplumda korkusuzluk çoğu zaman kahramanlık hikâyeleriyle beslenir. Fakat gündelik hayatın içinde korkusuzluk çok daha sessizdir.
Bir insanın içinden geldiği gibi konuşabilmesi, reddedilme ihtimaline rağmen kendi fikrini savunması, hata yapmaktan korkmadan yeni bir şeye başlaması…
Bunların hepsi psikolojik olarak korkuyla temas kurmanın ve ona rağmen var olmanın örnekleridir. Cesaret, kalabalıkların önünde bağırarak değil; kişinin kendi iç sesini duymaya razı olmasıyla başlar.
Bir de çocuklukta öğrenilen korkular vardır. Bazen yetiştirilme biçimi, bazen geçmişte yaşanan incitici bir olay, insanın dünyaya bakışını şekillendirir.
Bu durumlarda “korkusuzluk” bir hedef değil, belki de uzun bir iç yolculuğun doğal sonucudur. İnsan, geçmişte yarım kalan duygularıyla yüzleştikçe, kendi hikâyesini anlamlandırdıkça korku da yavaş yavaş keskinliğini kaybeder. Yani korkusuzluk, içsel bir başarıdan çok, kendini tanımanın yan ürünü gibidir.
Sonuç olarak psikolojik korkusuzluk, sanıldığı gibi korkunun tamamen yokluğu değildir. Aksine korkunun varlığını kabul edip ona yer açabilmektir.
Korkusuz insan güçlü olduğu için değil, kırılganlığını inkâr etmediği için yoluna devam eder.
Belki de asıl mesele, “Hiç korkmamak mümkün mü?” sorusundan çok, “Korkarken kim olmak istiyorum?” sorusunu sormaktır. Çünkü insan, korkusunu susturmaya çalıştıkça değil, onunla konuşmayı öğrendikçe gerçekten özgürleşir.