Neden İyi Hissetmenin Bir Zorunluluk Olduğuna İnanırız?
Günlük yaşantımızda iyi hissetmek neredeyse bir görev gibi sunuluyor. Sürekli mutlu ve güçlü olma hali, yalnızca bir duygu değil; sanki ulaşılması gereken bir standart hâline geliyor. Sosyal medya bu duruma sebep olan başlıca etkenlerden biridir.
Herkesin sanki her an, her dakika mutluymuş gibi paylaştığı pozlar, insanların “Herkes mutlu, ben neden değilim?” diye düşünmesine neden olmaktadır.
İyi hissetmenin bu denli önemli ve doğru olduğuna dair inanç, insanların kötü hissetmeyi zayıflık ve yetersizlik olarak görmesiyle sonuçlanır. Oysa duygular geçicidir ve işlevseldir. Kaygı bizi tehlikeye karşı uyarır, üzüntü kayıpla temas etmemizi sağlar, öfke sınırlarımızın ihlal edildiğini haber verir.
Bu duygular olmasa, iyi olmanın bir anlamı olur muydu? Bastırılan duygular yok olmaz; aksine daha karmaşık şekillerde ortaya çıkar. Bu yüzden her duygunun çok kıymetli olduğunu bilerek, bu duyguları doyasıya yaşamamız gerekir.
İyi hissetmediğimiz anlarda kendimize şefkatle yaklaşmak, ruh sağlığımızın temel taşlarından biridir. Her an iyi olmak zorunda olmadığımızı kabul etmek, paradoksal biçimde iyileşmeye alan açar.
Çünkü iyilik hâli, zorla sürdürülen bir performans değil; tüm duygulara yer açıldığında kendiliğinden gelişen bir süreçtir. İnsan olmak, iyi hissetmek kadar iyi hissetmemeyi de kapsar; çünkü her duygu zıttıyla var olur. Ve bu, bir eksiklik değil; insan olmanın bir parçasıdır.
Örneğin, zor bir kayıp yaşayan birinin aradan belirli bir süre geçtikten sonra hâlâ üzgün hissetmesi, çevresi tarafından sorgulanabiliyor. “Artık toparlanman gerekmiyor mu?” ya da “Hayata devam etmelisin.” gibi cümleler, iyi niyetle söylense bile kişiye iyi hissetmenin bir zorunluluk olduğu mesajını verir. Oysa yas, takvimi olan bir süreç değildir.
Kimi zaman bir koku, bir şarkı ya da beklenmedik bir anı, duyguları yeniden canlandırabilir ve bu son derece insani bir deneyimdir.
İnsan olmak; mutlu anları olduğu kadar zorlanmaları da kapsar. Bu bütünlük kabul edildiğinde, iyi hissetme hâli bir zorunluluk olmaktan çıkar; doğal bir sürece dönüşür. Özetle, iyi hissetmeyi bir zorunluluk hâline getirdiğimizde insan deneyimini daraltmış oluruz.
Oysa duygular, yalnızca keyif vermek için değil; yaşadıklarımızı anlamlandırmamıza yardımcı olmak için vardır. Her an iyi olma çabası, kişinin kendisiyle kurduğu bağı zayıflatabilir ve içsel ihtiyaçların duyulmasını engelleyebilir.
İyi hissetmediğimiz zamanları da kabul edebildiğimizde, duygularla daha esnek ve gerçek bir ilişki kurarız. Bu kabul, mutluluğu garanti etmez; fakat ruhsal bütünlüğü ve kendimizle temas hâlinde olmayı mümkün kılar.
Sema İlayda Bali