Yunus Emre’nin güzel bir sözüyle başlamak istiyorum yazıma:
“Sen neye inanırsan hakikat odur, her kişi içinde kendi aynasını taşır!”
Yaşam deneyimleri her birey için biriciktir. Her bireyin bakış açıları, olayları anlama, yorumlama ve değerlendirme süreçleri farklıdır. Böyle farklılıklar varken tabii ki sosyal ilişkilerimiz, aile ilişkilerimiz ve romantik ilişkilerdeki iletişim tarzlarımız da birbirinden farklı ve kendine özgüdür.
Peki bu kadar farklılığa rağmen ilişkilerdeki dengeleri nasıl koruyacağız?
Bu soruya çok basit bir cevabımız var: “Empati.”
Peki cevap bu kadar kolayken uygulama ile ilgili nasıl sorunlar ortaya çıkıyor?
Tüm ilişkilerimizde empati eksikliği sebebiyle zaman zaman kendimizi yeterince anlaşılamamış, yeterince duyulmamış gibi düşünürüz. Bu da özbenliğimize yönelttiğimiz değersizlik ve sevilmeme gibi inançlarımızın kökleşmesine ve derinleşmesine sebep olur. Dolayısıyla yaşanan durumları kişiselleştirip savunma moduna geçip, özbenliğimizin duyduğu acıyı hafifletmek için ilişkide bulunduğumuz kişilere karşı suçlayıcı, yargılayıcı ve alan tanımayan tutumlarla yaklaşabiliyoruz. Böyle davrandığımızda ise ilişkilerde önemli bir yere sahip olan “empati” yetimizi yitiriyoruz.
Her birey için kendi yaşam deneyimleri biriciktir demiştik. Bu biricikliğin, ilişkide olduğumuz diğer insanlar için de çok kıymetli olduğunu görerek başlamalıyız empati yapmaya. Karşı tarafa yönelttiğimiz tüm o öfke, suçluluk, yargılayıcı tutumlar, kendi özbenliğimizin acı çeken taraflarının yansımalarıdır.
Burada kendi özbenliğimizi şefkatle sarmalarken, ilişki kurduğumuz diğer insanlara karşı da ilgili, esnek, alan tanıyan ve uzlaşımcı yönlerimizi açığa çıkarmalıyız.
