Akşam yatağa uzandığında telefon elinde, Instagram’ı açıyorsun.
Bir fotoğraf: Deniz kenarında kahvaltı yapan çift, yeni taşınmış bir evin anahtarını havaya kaldıran aile, yurtdışında gezen arkadaş grubu, kariyer basamaklarını hızla tırmanan biri, mükemmel görünen bir ilişki, gülümseyen çocuklar, lüks tatiller, yeni arabalar, yeni kıyafetler…
Ve birden içinden bir ses yükseliyor:
“Benim hayatım neden böyle değil?”
O ses önce fısıltı, sonra soru, sonra suçlama oluyor:
“Neden benimkinde hep bir şeyler eksik? Neden ben hep geride kalıyorum? Neden Tanrı onlara ‘sen kazan’ dedi de bana ‘sen izle’ dedi?”
Kalp sıkışıyor. Boğaz düğümleniyor.
Sanki senin hayatın siyah-beyaz, onlarınki renkli.
Sanki senin günlerin gri tonlarda geçerken, onlarınki her an Instagram filtresiyle parlıyor.
Ve o küçük ses büyüyor: “Benim hayatım niye bu kadar sıradan, bu kadar zor, bu kadar renksiz?”
Ama dur bir dakika.
O fotoğraftaki çiftin arka planında ne var?
O kahvaltıdan sonra kredi kartı borcu mu geldi?
O yeni evin içinde yalnızlık mı var?
O yurtdışındaki gezide arkadaşlar arasında aslında kırgınlıklar mı birikiyor?
O kariyer basamaklarını tırmanan kişinin geceleri uykusuz kaldığı, kendine “yeter” diyemediği anlar mı var?
O mükemmel görünen ilişki gerçekten mutlu mu, yoksa sadece dışarıya öyle mi gösteriliyor?
O gülümseyen çocukların annesi depresyonda mı?
O lüks tatilin faturası krediyle mi ödendi?
Biz sadece “highlight reel”i görüyoruz.
Onlar ise full kasedi yaşıyor.
Biz kendi hayatımızın tüm sahnelerini biliyoruz: kötü günleri, gözyaşlarını, yalnız geceleri, fatura stresini, sağlık kaygılarını, “neden ben” soruları, sabah kalktığımızda içimizdeki ağırlığı…
Ama başkalarınınkini sadece en parlak karesinden tanıyoruz.
Psikoloji buna “sosyal karşılaştırma tuzağı” diyor.
Beynimiz otomatik olarak “en iyiyi” seçip bizi onunla kıyaslıyor.
Ve tabii ki kaybediyoruz.
Çünkü biz kendi hikayemizin tüm bölümlerini biliyoruz, onlar ise sadece cilalı kapaklarını paylaşıyor.
Bu tuzağın en acı tarafı şu:
Karşılaştırma yaptıkça kendi değerimizi küçümsüyoruz.
“Onlarınki daha güzel” dedikçe kendi hayatımız daha gri görünüyor.
Ve bu döngü büyüdükçe gerçek mutluluğumuzu kaçırıyoruz.
Çünkü mutluluk, başkalarının hayatına bakarak değil, kendi hayatına bakarak hissedilir.
Peki ne yapacağız?
İzlemeyi bırakıp kendi hayatımıza mı bakacağız?
Evet.
Ama önce şefkatle.
Çok, ama çok şefkatle.
Bugün kendine şunu sor lütfen:
“Benim hayatımda hangi küçük şey beni gülümsetiyor?”
Bir fincan kahve kokusu.
Bir arkadaşın “nasılsın” mesajı.
Pencereden giren güneş ışığı.
Sevdiğin bir şarkının nakaratı.
Sabah kalktığında “bugün de buradayım” diyebilmek.
Küçük de olsa, o senin.
Ve o, başkasının highlight’ından bin kat daha gerçek.
Karşılaştırma hırsızıdır.
Senin huzurunu, senin anlarını çalar.
Ama sen de onu kovabilirsin.
“Benim hayatım benim hikayem.
Başkalarının hikayesi değil.”
diyerek.
Çünkü gerçek güzellik,
mükemmel görünende değil,
senin onu nasıl yaşadığındadır.
Senin kahkahanda, senin gözyaşında, senin “bugün de kalktım ya” dediğin o küçük zaferde, senin “yeterince iyi” diyebildiğin o anda.
Bugün izlemeyi bırak.
Kendi hayatına bak.
Ve kendine gülümse.
Çünkü senin hayatın da, bir başkasının gözünde “daha güzel” olabilir.
Belki de şu an biri senin fotoğrafına bakıp “keşke benim hayatım da onun gibi olsa” diyor.
Seninle birlikte,
gerçek güzelliği bulalım mı?
Kendi hikayemizi sevelim mi?
Ve birbirimize hatırlatalım mı:
“Senin hayatın da yeterince güzel.
Çünkü sen varsın.”